Dini Bilgiler

Vikipedim içeriğindeki Dini Bilgileri bu kategori altında bulabilirsiniz.

Kur’anda cennet ile ilgili ayetler

Kur’anda cennet ile ilgili ayetler

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

(Ey Muhammed) iman edip salih amellerde bulunanları müjdele.Gerçekten onlar için altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. Kendilerine rızık olarak bu ürünlerden her yedirildiğinde: “Bu daha önce de rızıklandığımızdır” derler. Bu, onlara, (dünyadakine) benzer olarak sunulmuştur. Orada, onlar için tertemiz eşler vardır ve onlar orada süresiz kalacaklardır.

(BAKARA SURESİ / 25)

De ki: “Size bundan daha hayırlısını bildireyim mi? Korkup sakınanlar için Rablerinin katında, içinde temelli kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler, tertemiz eşler ve Allah’ın rızası vardır. Allah, kulları hakkıyla görendir.”

(AL-İ İMRAN SURESİ / 15)

Yüzleri ağaranlar ise, artık onlar Allah’ın rahmeti içindedirler, içinde de temelli kalacaklardır.

(AL-İ İMRAN SURESİ / 107)

İşte bunların karşılığı, Rablerinden bağışlanma ve içinde ebedi kalacakları, altından ırmaklar akan cennetlerdir. (Böyle) Yapıp-edenlere ne güzel bir karşılık (ecir var.)

(AL-İ İMRAN SURESİ / 136)

Ama Rablerinden korkup-sakınanlar; onlar için Allah katında -bir şölen olarak- altlarından ırmaklar akan -içinde ebedi kalacakları- cennetler vardır. İyilik yapanlar için, Allah’ın katında olanlar daha hayırlıdır.

(AL-İ İMRAN SURESİ / 198)

İman edip salih amellerde bulunanları, altından ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları cennetlere sokacağız. Onda onlar için tertemiz kılınmış eşler vardır. Ve onları, ‘ne sıcak-ne soğuk, tam kararında gölgeliğe’ sokacağız.

(NİSA SURESİ / 57)

İman edip salih amellerde bulunanlar, biz onları altından ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları cennetlere sokacağız. Bu, Allah’ın gerçek olan va’didir. Allah’tan daha doğru sözlü kim vardır?

(NİSA SURESİ / 122)

Eğer, Kitap Ehli iman edip sakınsalardı, elbette onların kötülüklerini örter ve onları ‘nimetlerle donatılmış’ cennetlere sokardık.

(MAİDE SURESİ / 65)

Böylelikle Allah, dediklerine karşılık olarak içinde ebedi kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler verdi. Bu, iyilik yapanların karşılığıdır.

(MAİDE SURESİ / 85)

Allah dedi ki: “Bu, doğrulara, doğru söylemelerinin yarar sağladığı gündür. Onlar için, içinde ebedi kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler vardır. Allah onlardan razı oldu, onlar da O’ndan razı olmuşlardır. İşte büyük ‘kurtuluş ve mutluluk’ budur.”

(MAİDE SURESİ / 119)

İman edenler ve salih amellerde bulunanlar -ki biz hiç kimseye güç yetireceğinden fazlasını yüklemeyiz- onlar da cennetin ashabı (halkı)dırlar. Onda sonsuz olarak kalacaklardır.

(A’RAF SURESİ / 42)

Biz onların göğüslerinde kinden ne varsa çekip almışız. Altlarından ırmaklar akar. Derler ki: “Bizi buna ulaştıran Allah’a hamd olsun. Eğer Allah bize hidayet vermeseydi biz doğruya ermeyecektik. Andolsun, Rabbimizin elçileri hak ile geldiler.” Onlara: “İşte bu, yaptıklarınıza karşılık olarak mirasçı kılındığınız cennettir” diye seslenilecek.

(A’RAF SURESİ / 43)

Cennet halkı, ateş halkına (şöyle) seslenecekler: “Bize Rabbimizin vadettiğini gerçek buldunuz mu?” Onlar da: “Evet” derler. Bundan sonra içlerinden seslenen biri (şöyle) seslenecektir: “Allah’ın laneti zalimlerin üzerine olsun.”

(A’RAF SURESİ / 44)

İki taraf arasında bir engel ve burçlar (A’raf) üstünde hepsini yüzlerinden tanıyan adamlar vardır. Cennete gireceklere: “Selam size” derler, ki bunlar, henüz girmeyen fakat (girmeyi) ‘şiddetle arzu edip umanlardır.’

(A’RAF SURESİ / 46)

Gözleri cehennem halkından yana çevrilince: “Rabbimiz, bizi zalimler topluluğuyla birlikte kılma” derler.

(A’RAF SURESİ / 47)

“Kendilerine Allah’ın bir rahmet eriştirmeyeceğine yemin ettiğiniz kimseler bunlar mıydı? (Cennettekilere de) Girin cennete. Sizin için korku yoktur ve mahzun olmayacaksınız.”

(A’RAF SURESİ / 49)

Ateşin halkı cennet halkına seslenir: “Bize biraz sudan ya da Allah’ın size verdiği rızıktan aktarın.” Derler ki: “Doğrusu Allah, bunları inkâr edenlere haram (yasak) kılmıştır.”

(A’RAF SURESİ / 50)

İşte gerçek mü’minler bunlardır. Rableri katında onlar için dereceler, bağışlanma ve üstün bir rızık vardır.

(ENFAL SURESİ / 4)

Rableri onlara katından bir rahmeti, bir hoşnutluğu ve onlar için, kendisine sürekli bir nimet bulunan cennetleri müjdeler.

(TEVBE SURESİ / 21)

Onda ebedi kalıcıdırlar. Şüphesiz Allah, büyük mükafaat katında olandır.

(TEVBE SURESİ / 22)

Allah, mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara içinde ebedi kalmak üzere, altından ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde güzel meskenler vaadetmiştir. Allah’tan olan hoşnutluk ise en büyüktür. İşte büyük kurtuluş ve mutluluk budur.

(TEVBE SURESİ / 72)

Allah onlar için, süresiz kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler hazırladı. İşte büyük ‘kurtuluş ve mutluluk’ budur.

(TEVBE SURESİ / 89)

Öne geçen Muhacirler ve Ensar ile onlara güzellikle uyanlar; Allah onlardan hoşnut olmuştur, onlar da O’ndan hoşnut olmuşlardır ve (Allah) onlara, içinde ebedi kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte büyük ‘kurtuluş ve mutluluk’ budur.

(TEVBE SURESİ / 100)

İman edenler ve salih amellerde bulunanlar da, Rableri onları imanları dolayısıyla altından ırmaklar akan, nimetlerle donatılmış cennetlere yöneltip-iletir (hidayet eder).

(YUNUS SURESİ / 9)

Oradaki duaları: “Allah’ım, Sen ne yücesin”dir ve oradaki dirlik temennileri: “Selam”dır; dualarının sonu da: “Gerçekten, hamd alemlerin Rabbi olan Allah’ındır.”

(YUNUS SURESİ / 10)

İman edip salih amellerde bulunanlar ve ‘Rablerine kalbleri tatmin bulmuş olarak bağlananlar’, işte bunlar da cennetin halkıdırlar. Onda süresiz kalacaklardır.

(HUD SURESİ / 23)

Mutlu olanlar da, artık onlar cennettedirler. Rabbinin dilemesi dışında gökler ve yer sürüp gittikçe, orada süresiz kalacaklardır. (Bu) kesintisi olmayan bir ihsandır.

(HUD SURESİ / 108)

Onlar, Adn cennetlerine girerler. Babalarından, eşlerinden ve soylarından ‘salih davranışlarda’ bulunanlar da (Adn cennetlerine girer). Melekler onlara her bir kapıdan girip (şöyle derler:)

(RA’D SURESİ / 23)

“Sabrettiğinize karşılık selam size. (Dünya) Yurdun(un) sonu ne güzel.”

(RA’D SURESİ / 24)

İman edip salih amellerde bulunanlar, ne mutlu onlara. Varılacak yerin güzel olanı (onlarındır).

(RA’D SURESİ / 29)

Takva sahiplerine vadedilen cennet; onun altından ırmaklar akar, yemişleri ve gölgelikleri süreklidir. Bu korkup-sakınanların (mutlu) sonudur, inkâr edenlerin sonu ise ateştir.

(RA’D SURESİ / 35)

İman edip salih amellerde bulunanlar, Rablerinin izniyle altından ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları cennetlere konulmuşlardır. Orada birbirlerine olan dirlik temennileri: “Selam”dır.

(İBRAHİM SURESİ / 23)

Gerçekten takva sahibi olanlar, cennetlerde ve pınar başlarındadır.

(HİCR SURESİ / 45)

Oraya esenlikle ve güvenlikle girin.

(HİCR SURESİ / 46)

Onların göğüslerinde kinden (ne varsa tümünü) sıyırıp-çektik, kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşı karşıyadırlar.

(HİCR SURESİ / 47)

Orda onlara hiç bir yorgunluk dokunmaz ve onlar ordan çıkarılacak değildirler.

(HİCR SURESİ / 48)

Adn cennetleri; ona girerler, onun altından ırmaklar akar, içinde onların her diledikleri şey vardır. İşte Allah, takva sahiplerini böyle ödüllendirir.

(NAHL SURESİ / 31)

Ki melekler, güzellikle canlarını aldıklarında: “Selam size” derler. “Yaptıklarınıza karşılık olmak üzere cennete girin.”

(NAHL SURESİ / 32)

Onlar; altından ırmaklar akan Adn cennetleri onlarındır, orada altın bileziklerle süslenirler, hafif ipekten ve ağır işlenmiş atlastan yeşil elbiseler giyerler ve tahtlar üzerinde kurulup-dayanırlar. (Bu,) Ne güzel sevap ve ne güzel destek.

(KEHF SURESİ / 31)

İman edip salih amellerde bulunanlar… Firdevs cennetleri onlar için bir ‘konaklama yeridir.’

(KEHF SURESİ / 107)

Onda ebedi olarak kalıcıdırlar, ondan ayrılmak istemezler.

(KEHF SURESİ / 108)
Ancak tevbe eden, im
an eden ve salih amellerde bulunanlar (onların dışındadır); işte bunlar, cennete girecekler ve hiç bir şeyle zulme uğratılmayacaklar.

(MERYEM SURESİ / 60)

Adn cennetleri (onlarındır) ki, Rahman (olan Allah, onu) kendi kullarına gaybtan vadetmiştir. Şüphesiz O’nun va’di yerine gelecektir.

(MERYEM SURESİ / 61)

Onda ‘boş bir söz’ işitmezler; sadece selam (ı işitirler). Sabah akşam, onların rızıkları orda (bulunmakta)dır.

(MERYEM SURESİ / 62)

O cennet; biz, kullarımızdan takva sahibi olanları (ona) varisçi kılacağız. (MERYEM SURESİ / 63)
“İçlerinde ebedi kalacakları altından ırmaklar akan Adn cennetleri de (onlarındır). Ve işte bu, arınmış olanın karşılığıdır.”

(TAHA SURESİ / 76)

Bunun üzerine dedik ki: “Ey Adem, bu gerçekten sana ve eşine düşmandır; sakın sizi cennetten sürüp çıkarmasın, sonra mutsuz olursun.”

(TAHA SURESİ / 117)

Böylece ikisi ondan yediler, hemen ardından ayıp yerleri kendilerine açılıverdi, üzerlerini cennet yapraklarından yamayıp-örtmeye başladılar. Adem, Rabbine karşı gelmiş oldu da şaşırıp-kaldı.

(TAHA SURESİ / 121)

Onun uğultusunu bile duymazlar. Onlar nefislerinin arzuladığı (sayısız nimet) içinde ebedi kalıcıdırlar.

(ENBİYA SURESİ / 102)

Onları, o en büyük korku hüzne kaptırmaz ve: “İşte bu sizin gününüzdür, size va’dedilmişti” diye melekler onları karşılayacaklardır.
(ENBİYA SURESİ / 103)

Hiç şüphesiz Allah, iman edenleri ve salih amellerde bulunanları altından ırmaklar akan cennetlere sokar, orada altından bileziklerle ve incilerle süslenirler; ordaki elbiseleri ipek(ten)tir.
(HAC SURESİ / 23)

Onlar, sözün en güzeline iletilmişlerdir ve övülen doğru yola iletilmişlerdir.

(HAC SURESİ / 24)

İşte (yeryüzünün hakimiyetine ve ahiretin nimetlerine) varmış olacak onlardır.
(MÜ’MİNUN SURESİ / 10)

Ki onlar Firdevs (cennetlerin)e de varis olacaklardır; içinde de ebedi olarak kalacaklardır.
(MÜ’MİNUN SURESİ / 11)

Dilediği takdirde, sana bundan daha hayırlısı olarak altından ırmaklar akan cennetler veren ve senin için köşkler kılan (Allah) ne yücedir.

(FURKAN SURESİ / 10)

De ki: “Bu mu daha hayırlı, yoksa takva sahiplerine va’dedilen ebedi cennet mi? Ki onlar için bir mükafat ve son duraktır.”

(FURKAN SURESİ / 15)

“İçinde ebedi kalıcılar olarak, orada her istedikleri onlarındır; bu, Rabbinin üzerine aldığı, istenen bir vaaddir.”

(FURKAN SURESİ / 16)

O gün, cennet halkının kalacakları yer daha hayırlı, dinlenecekleri yer çok daha güzeldir.

(FURKAN SURESİ / 24)

İşte onlar, sabretmelerine karşılık (cennetin en gözde yerinde) odalarla ödüllendirilirler ve orda esenlik dileği ve selamla karşılanırlar.

(FURKAN SURESİ / 75)

Orda ebedi olarak kalıcıdırlar; o, ne güzel bir karargah ve ne güzel bir konaklama yeridir.

(FURKAN SURESİ / 76)

(O gün) Cennet takva sahiplerine yaklaştırılır.

(ŞUARA SURESİ / 90)

İman edip salih amellerde bulunanlar; onları, içinde ebedi kalıcılar olarak, altından ırmaklar akan cennetin yüksek köşklerine muhakkak yerleştireceğiz. (Salih) Amellerde bulunanların ecri ne güzeldir.

(ANKEBUT SURESİ / 58)

Böylece iman edip salih amellerde bulunanlar; artık onlar ‘bir cennet bahçesinde’ ‘sevinç içinde ağırlanırlar’.

(RUM SURESİ / 15)

Kim inkâr ederse, artık onun inkârı kendi aleyhinedir; kim salih bir amelde bulunursa, artık onlar kendi lehlerine olarak (cennetteki yerlerini) döşeyip hazırlamaktadırlar.

(RUM SURESİ / 44)

(Ancak) Gerçekten iman edip salih amellerde bulunanlar ise; onlar için nimetlerle-donatılmış cennetler vardır.

(LOKMAN SURESİ / 8)
Orada ebedi olarak kalıcıdırlar. Allah’ın va’di haktır. O, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.

(LOKMAN SURESİ / 9)

İman eden ve salih amellerde bulunanlar ise, artık onlar için, yaptıklarınıza karşılık olmak üzere, bir ağırlanma konağı olarak barınma cennetleri vardır.

(SECDE SURESİ / 19)
Adn cennetleri (onlarındır); oraya girerler, orada altından bileziklerle ve incilerle süslenirler. Ve orada onların elbiseleri ipek(ten)dir.

(FATIR SURESİ / 33)

Derler ki: “Bizden hüznü giderip yok eden Allah’a hamdolsun; şüphesiz Rabbimiz, gerçekten bağışlayandır, şükrü kabul edendir.”

(FATIR SURESİ / 34)

“Ki O, bizi kendi fazlından (ebedi olarak) kalınacak bir yurda yerleştirdi; burada bize bir yorgunluk dokunmaz ve burada bize bir bıkkınlık da
dokunmaz.”

(FATIR SURESİ / 35)

Gerçek şu ki, bugün cennet halkı, ‘sevinç ve mutluluk dolu’ bir meşguliyet içindedirler.

(YASİN SURESİ / 55)

Kendileri ve eşleri, gölgeliklerde, tahtlar üzerinde yaslanmışlardır.

(YASİN SURESİ / 56)

Orada taptaze-meyveler onların ve istek duydukları her şey onlarındır.

(YASİN SURESİ / 57)

Çok esirgeyen Rabb’dan onlara bir de sözlü “Selam” (vardır).

(YASİN SURESİ / 58)

İşte onlar; onlar için bilinen bir rızık vardır.

(SAFFAT SURESİ / 41)

Çeşitli-meyveler. Onlar ikram görenlerdir.

(SAFFAT SURESİ / 42)

Nimetlerle donatılmış (naim) cennetlerde.

(SAFFAT SURESİ / 43)

Birbirlerine karşı, tahtlar üzerinde (otururlar).

(SAFFAT SURESİ / 44)

Kaynaktan (doldurulmuş) kadehlerle çevrelerinde dolaşılır.

(SAFFAT SURESİ / 45)

Bembeyaz; içenlere lezzet (veren bir içki).

(SAFFAT SURESİ / 46)

Onda ne bir gaile vardır, ne de kendilerinden geçip, akılları çelinir.

(SAFFAT SURESİ / 47)

Ve yanlarında bakışlarını yalnızca eşlerine çevirmiş iri gözlü kadınlar vardır.

(SAFFAT SURESİ / 48)

Sanki onlar, saklı bir yumurta gibi (çarpıcı ve pürüzsüz).

(SAFFAT SURESİ / 49)

Böyleyken, kimi kimine yönelmiş olarak, birbirlerine soruyorlar:

(SAFFAT SURESİ / 50)

Bir sözcü der ki: “Benim bir yakınım vardı.”

(SAFFAT SURESİ / 51)

“Derdi ki: Sen de gerçekten (dirilişi) doğrulayanlardan mısın?”

(SAFFAT SURESİ / 52)

“Bizler öldüğümüz, toprak ve kemikler olduğumuzda mı, gerçekten biz mi (yeniden diriltilip sonra da) sorguya çekilecekmişiz?”

(SAFFAT SURESİ / 53)

(Konuşan yanındakilere) Der ki: “Sizler (onun şimdi ne durumda olduğunu) biliyor musunuz?”

(SAFFAT SURESİ / 54)

Derken, bakıverdi, onu ‘çılgınca yanan ateşin’ tam ortasında gördü.

(SAFFAT SURESİ / 55)

Dedi ki: “Andolsun Allah’a, neredeyse beni de (şu bulunduğun yere) düşürecektin.”

(SAFFAT SURESİ / 56)

“Eğer Rabbimin nimeti olmasaydı, muhakkak ben de (azab yerine getirilip) hazır bulundurulanlardan olacaktım.

(SAFFAT SURESİ / 57)

Şüphesiz, bu, asıl büyük ‘kurtuluş ve mutluluğun’ ta kendisidir.

(SAFFAT SURESİ / 60)

Böylece çalışanlar da bunun bir benzeri için çalışmalıdır.

(SAFFAT SURESİ / 61)

Adn cennetleri; kapılar onlara açılmıştır.

(SAD SURESİ / 50)

İçinde yaslanıp-dayanmışlardır; orda birçok meyve ve şarap istemektedirler.

(SAD SURESİ / 51)

Ve yanlarında bakışlarını yalnızca eşlerine çevirmiş yaşıt kadınlar vardır.

(SAD SURESİ / 52)

İşte hesap günü size va’dedilen budur.

(SAD SURESİ / 53)

Şüphesiz bu, Bizim rızkımızdır, bitip tükenmesi de yok.

(SAD SURESİ / 54)

Ancak Rablerinden korkup-sakınanlar ise; onlara yüksek köşkler vardır, onların üstünde de yüksek köşkler bina edilmiştir. Onların altında ırmaklar akmaktadır. (Bu,) Allah’ın va’didir. Allah, va’dinden dönmez.

(ZÜMER SURESİ / 20)

Rablerinden korkup-sakınanlar da, cennete bölük bölük sevkedildiler. Sonunda oraya geldikleri zaman, kapıları açıldı ve onlara (cennetin) bekçileri dedi ki: “Selam üzerinizde olsun, hoş ve temiz geldiniz. Ebedi kalıcılar olarak ona girin.”

(ZÜMER SURESİ / 73)

(Onlar da) Dediler ki: “Bize olan va’dinde sadık kalan ve bizi bu yere mirasçı kılan Allah’a hamd olsun ki, cennetten dilediğimiz yerde konaklayabiliriz. (Salih) Amellerde bulunanların ecri ne güzeldir.

(ZÜMER SURESİ / 74)

“Rabbimiz, onları Adn cennetlerine sok ki onlara (bunu) va’dettin; babalarından, eşlerinden ve soylarından salih olanları da. Gerçekten Sen, üstün ve güçlü olansın, hüküm ve hikmet sahibisin.”

(MÜ’MİN SURESİ / 8)

“Kim bir kötülük işlerse, kendi mislinden başkasıyla ceza görmez; kim de -erkek olsun, dişi olsun- bir mü’min olarak salih bir amelde bulunursa, işte onlar, içinde hesapsız olarak rızıklandırılmak üzere cennete girerler.”

(MÜ’MİN SURESİ / 40)

Şüphesiz: “Bizim Rabbimiz Allah’tır” deyip sonra dosdoğru bir istikamet tutturanlar (yok mu); onların üzerine melekler iner (ve der ki:) “Korkmayın ve hüzne kapılmayın, size vadolunan cennetle sevinin.”

(FUSSİLET SURESİ / 30)

(O gün) Zalimleri kazandıkları dolayısıyla korkuyla titrerlerken görürsün; o (yaptıkları) da üstlerine çöküvermiştir. İman edip salih amellerde bulunanlar ise, cennet bahçelerindedirler. Rableri katında her diledikleri onlarındır. İşte büyük fazl (nimet ve üstünlük) budur.

(ŞURA SURESİ / 22)

“Siz ve eşleriniz cennete girin; ‘sevinç içinde ağırlanacaksınız.”

(ZUHRUF SURESİ / 70)

“Onların etrafında altın tepsiler ve testilerle dolaşılır; orada nefislerin arzu ettiği ve gözlerin lezzet (zevk) aldığı her şey var. Ve siz orada süresiz kalacaksınız.”

(ZUHRUF SURESİ / 71)

“İşte, yaptıklarınız dolayısıyla mirasçı kılındığınız cennet budur.”

(ZUHRUF SURESİ / 72)

“Orda sizin için birçok meyveler vardır; onlardan yiyeceksiniz.”

(ZUHRUF SURESİ / 73)

Muttakilere gelince; muhakkak onlar, güvenli bir makamdadırlar.

(DUHAN SURESİ / 51)

Cennetlerde ve pınarlarda,

(DUHAN SURESİ / 52)

Hafif ipekten ve ağır işlenmiş atlastan (elbiseler) giyinirler, karşılıklı (otururlar).

(DUHAN SURESİ / 53)

İşte böyle; ve biz onları iri gözlü hurilerle evlendirmişizdir.

(DUHAN SURESİ / 54)

Orda, güvenlik içinde her türlü meyveyi istiyorlar;

(DUHAN SURESİ / 55)

Orda, ilk ölümün dışında başka ölüm tadmazlar. Ve (Allah da) onları cehennem azabından korumuştur.

(DUHAN SURESİ / 56)

Takva sahiplerine va’dedilen cennetin misali (şudur): İçinde bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenler için lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır ve orda onlar için meyvelerin her türlüsünden ve Rablerinden bir mağfiret vardır. Hiç (böyle mükafaatlanan bir kişi), ateşin içinde ebedi olarak kalan ve bağırsaklarını ‘parça parça koparan’ kaynar sudan içirilen kimseler gibi olur mu?

(MUHAMMED SURESİ / 15)

Cennet de, muttakiler için, uzakta değildir, (o gün) yakınlaştırılmıştır.

(KAF SURESİ / 31)

“Ona ‘esenlik ve barış (selam)la’ girin. Bu, ebedilik günüdür.”

(KAF SURESİ / 34)

Orda diledikleri her şey onlarındır; katımızda daha fazlası da var.

(KAF SURESİ / 35)

Şüphesiz muttaki olanlar, cennetlerde ve pınarlardadırlar;

(ZARİYAT SURESİ / 15)

Rablerinin kendilerine verdiğini alanlar olarak. Çünkü onlar, bundan önce ihsanda (güzel davranışta) bulunanlardı.

(ZARİYAT SURESİ / 16)

Hiç şüphesiz muttakiler, cennetlerde ve nimet içindedirler;

(TUR SURESİ / 17)

Rablerinin verdikleriyle ‘sevinçli ve mutludurlar’. Rableri, kendilerini ‘çılgınca yanan cehennemin’ azabından korumuştur.

(TUR SURESİ / 18)

“Yaptıklarınızdan dolayı afiyetle yiyin ve için.”

(TUR SURESİ / 19)

Özenle dizilmiş tahtlar üzerinde yaslanmışlardır. Ve Biz onları iri-ceylan gözlü hurilerle evlendirmişiz.

(TUR SURESİ / 20)

Onlara, istek duyup-arzuladıkları meyvelerden ve etten bol bol verdik.

(TUR SURESİ / 22)

Orada bir kadeh kapışır-çekişirler ki, onda ne ‘boş ve saçma bir söz’, ne günaha sokma yoktur.

(TUR SURESİ / 23)

Kendileri için (hizmet eden) civanlar, etrafında dönüp dolaşırlar; sanki (her biri) ‘sedefte saklı inci gibi tertemiz, pırıl pırıl.’

(TUR SURESİ / 24)

Kimi kimine dönüp sorarlar;

(TUR SURESİ / 25)

Dediler ki: “Biz doğrusu daha önce, ailemiz (yakın akrabalarımız) içinde endişe edip-korkardık.”

(TUR SURESİ / 26)

“Şimdi Allah, bize lütufta bulundu ve ‘hücrelere kadar işleyen kavurucu’ azabdan korudu.”

(TUR SURESİ / 27)

Ki Cennetü’l-Me’va onun yanındadır.

(NECM SURESİ / 15)

Rabbin makamından korkan kimse için ise iki cennet vardır.

(RAHMAN SURESİ / 46)

Çeşit çeşit ‘inceliklere ve güzelliklere’ (veya her türden sık ağaçlara) sahiptirler.
(RAHMAN SURESİ / 48)

İkisinde de akmakta olan iki pınar vardır.

(RAHMAN SURESİ / 50)

İkisinde de her meyveden iki çift vardır.

(RAHMAN SURESİ / 52)

Astarları, ağır işlenmiş atlastan yataklar üzerinde yaslanırlar. İki cennetin de meyve-devşirmesi (ordakilere) yakın (kolay)dır.

(RAHMAN SURESİ / 54)

Orada bakışlarını yalnızca eşlerine çevirmiş kadınlar vardır ki, bunlardan önce kendilerine ne bir insan, ne bir cin dokunmuştur.

(RAHMAN SURESİ / 56)

Sanki onlar yakut ve mercan gibidirler.

(RAHMAN SURESİ / 58)

İhsanın karşılığı ihsandan başkası mıdır?

(RAHMAN SURESİ / 60)

Bu-ikisinin ötesinde iki cennet daha var.

(RAHMAN SURESİ / 62)

Alabildiğine yemyeşildirler.

(RAHMAN SURESİ / 64)

İçlerinde durmaksızın fışkırıp-akan iki pınar vardır.

(RAHMAN SURESİ / 66)

İçlerinde (her türden) meyve, eşsiz-hurma ve eşsiz-nar vardır.

(RAHMAN SURESİ / 68)

Orada huyları güzel, yüzleri güzel kadınlar vardır.

(RAHMAN SURESİ / 70)

Otağlar içinde korunmuş huri kadınlar.

(RAHMAN SURESİ / 72)

Bunlardan önce kendilerine ne bir insan, ne bir cin dokunmuştur.

(RAHMAN SURESİ / 74)

Yeşil yastıklara ve çarpıcı güzellikteki döşeklere yaslanırlar.

(RAHMAN SURESİ / 76)

Yarışıp öne geçenler de, öne geçmiş öncülerdir.

(VAKIA SURESİ / 10)

İşte onlar, yakınlaştırılmış (mukarreb) olanlardır.

(VAKIA SURESİ / 11)

Nimetlerle-donatılmış cennetler içinde;

(VAKIA SURESİ / 12)

Birçoğu geçmiş (ümmet)lerden,

(VAKIA SURESİ / 13)

Birazı da sonrakilerden.

(VAKIA SURESİ / 14)

‘Özenle işlenmiş mücevher’ tahtlar üzerindedirler.

(VAKIA SURESİ / 15)

Karşılıklı yaslanmışlardır.

(VAKIA SURESİ / 16)

Çevrelerinde ölümsüzlüğe ulaşmış gençler dönüp dolaşır;

(VAKIA SURESİ / 17)

Kaynağından (doldurulmuş) testiler, ibrikler ve kadehler,

(VAKIA SURESİ / 18)

Ki bundan ne başlarını bir ağrı tutar, ne de kendilerinden geçip akılları çelinir.

(VAKIA SURESİ / 19)

Arzulayıp-seçecekleri meyveler,

(VAKIA SURESİ / 20)

Canlarının çektiği kuş eti.

(VAKIA SURESİ / 21)

Ve iri gözlü huriler,

(VAKIA SURESİ / 22)

Sanki saklı inciler gibi;

(VAKIA SURESİ / 23)

Yaptıklarına bir karşılık olmak üzere (onlara sunulur);

(VAKIA SURESİ / 24)

Orada, ne ‘saçma ve boş bir söz’ işitirler, ne günaha sokma.

(VAKIA SURESİ / 25)

Yalnızca bir söz (işitirler:) “Selam, selam.”

(VAKIA SURESİ / 26)

“Ashab-ı Yemin”, ne (kutludur o) “Ashab-ı Yemin.”

(VAKIA SURESİ / 27)

Yüklü dalları bükülmüş kiraz (ağaçları),

(VAKIA SURESİ / 28)

Üstüste dizili meyveleri sarkmış muz ağaçları,

(VAKIA SURESİ / 29)

Yayılıp-uzanmış gölgeler,

(VAKIA SURESİ / 30)

Durmaksızın akan su(lar);

(VAKIA SURESİ / 31)

Ve (daha) birçok meyveler arasında,

(VAKIA SURESİ / 32)

Kesilip-eksilmeyen ve yasaklanmayan (meyveler).

(VAKIA SURESİ / 33)

Yükseklere-kurulmuş döşekler (sedirler).

(VAKIA SURESİ / 34)

Gerçek şu ki, Biz onları yeni bir inşa (yaratma) ile inşa edip-yarattık.

(VAKIA SURESİ / 35)

Onları hep bakireler olarak kıldık,

(VAKIA SURESİ / 36)

Eşlerine sevgiyle tutkun (ve) hep yaşıt,

(VAKIA SURESİ / 37)

“Ashab-ı Yemin” olanlar için.

(VAKIA SURESİ / 38)

(Bunların) Birçoğu geçmiş (ümmet)lerden,

(VAKIA SURESİ / 39)

Birçoğu da sonrakilerdendir.

(VAKIA SURESİ / 40)

Eğer o (ölecek kişi), yakın kılınan (mukarreb olan)lardan ise,

(VAKIA SURESİ / 88)

Bu durumda rahatlık, güzel rızık ve nimetlerle donatılmış cennet (onundur).

(VAKIA SURESİ / 89)

Ve eğer “Ashab-ı Yemin”den ise,

(VAKIA SURESİ / 90)

Artık, “Ashab-ı Yemin”den selam sana.

(VAKIA SURESİ / 91)

O gün, mü’min erkekler ile mü’min kadınları, nurları önlerinde ve sağlarında koşarken görürsün. “Bugün sizin müjdeniz, içinde ebedi kalıcılar (olduğunuz), altından ırmaklar akan cennetlerdir.” İşte ‘büyük kurtuluş ve mutluluk’ budur.

(HADiD SURESİ / 12)

Allah’a ve ahiret gününe iman eden hiç bir kavim (topluluk) bulamazsın ki, Allah’a ve elçisine başkaldıran kimselerle bir sevgi (ve dostluk) bağı kurmuş olsunlar; bunlar, ister babaları, ister çocukları, ister kardeşleri, isterse kendi aşiretleri (soyları) olsun. Onlar, öyle kimselerdir ki, (Allah) kalplerine imanı yazmış ve onları kendinden bir ruh ile desteklemiştir. Onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacaktır; orda süresiz olarak kalacaklardır. Allah, onlardan razı olmuş, onlar da O’ndan razı olmuşlardır. İşte onlar, Allah’ın fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesiz Allah’ın fırkası olanlar, felah (umutlarını gerçekleştirip kurtuluş) bulanların ta kendileridir.

(MÜCADELE SURESİ / 22)

Ateş halkı ile cennet halkı bir olmaz. Cennet halkı ‘umduklarına kavuşup mutluluk içinde olanlardır.’

(HAŞR SURESİ / 20)

O da sizin günahlarınızı bağışlar, sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere ve Adn cennetlerindeki güzel konaklara yerleştirir. İşte ‘büyük mutluluk ve kurtuluş’ budur.

(SAFF SURESİ / 12)

Sizi toplanma günü için bir arada toplayacağı gün; işte bu aldanma (teğabün) günüdür. Kim Allah’a iman edip salih bir amelde bulunursa (Allah) onun kötülüklerini örter ve içinde ebedi kalıcılar olmak üzere altından ırmaklar akan cennetlere sokar. İşte büyük ‘mutluluk ve kurtuluş (fevz)’ budur.

(TEĞABÜN SURESİ / 9)

İman edip salih amellerde bulunanları karanlıklardan nura çıkarması için Allah’ın apaçık ayetlerini size okuyan bir elçi de (gönderdik). Kim iman edip salih bir amelde bulunursa, (Allah) onu içinde süresiz kalıcılar olmak üzere altından ırmaklar akan cennetlere sokar. Allah, gerçekten ona ne güzel bir rızık vermiştir.

(TALAK SURESİ / 11)

Allah, iman edenlere de Firavun’un karısını örnek verdi. Hani demişti ki: “Rabbim bana kendi katında, cennette bir ev yap; beni Firavun’dan ve onun yaptıklarından kurtar ve beni o zalimler topluluğundan da kurtar.”

(TAHRİM SURESİ / 11)

Tahtlar üzerinde bakıp-seyretmektedirler.

(MUTAFFİFİN SURESİ / 23)

Onları gördükleri zaman ise: “Bunlar elbette şaşkın-sapıklardır” derlerdi.

(MUTAFFİFİN SURESİ / 32)

Şüphesiz iman edip salih amellerde bulunanlara gelince; onlar için altından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte büyük ‘kurtuluş ve mutluluk’ budur.

(BÜRUC SURESİ / 11)

O gün, öyle yüzler de vardır ki, nimette (engin bir mutluluk içinde)dirler.

(ĞAŞİYE SURESİ / 8)

Harcadığı-çabadan dolayı hoşnuttur.

(ĞAŞİYE SURESİ / 9)

Yüksek bir cennettedir.

(ĞAŞİYE SURESİ / 10)

Orda anlamsız bir söz işitmez.

(ĞAŞİYE SURESİ / 11)

Orda ‘durmaksızın akan’ bir kaynak vardır.

(ĞAŞİYE SURESİ / 12)

Orda ‘yükseklerde kurulmuş, tahtlar da vardır;

(ĞAŞİYE SURESİ / 13)

Konulmuş (içecek dolu) kaplar,

(ĞAŞİYE SURESİ / 14)

Dizi dizi yastıklar,

(ĞAŞİYE SURESİ / 15)

Ve serilmiş yaygılar.

(ĞAŞİYE SURESİ / 16)

Ey mutmain (tatmin bulmuş) nefis,

(FECR SURESİ / 27)

Rabbine, hoşnut edici ve hoşnut edilmiş olarak dön
.
(FECR SURESİ / 28)

Artık kullarımın arasına gir.

(FECR SURESİ / 29)

Cennetime gir.

(FECR SURESİ / 30)

İman edip salih amellerde bulunanlar ise; işte onlar da, yaratılmışların en hayırlılarıdır.

(BEYYİNE SURESİ / 7)

Rableri katında onların ödülleri, içinde ebedi kalıcılar olmak üzere altından ırmaklar akan Adn cennetleridir. Allah, onlardan razı olmuştur, kendileri de O’ndan razı (hoşnut, memnun) kalmışlardır. İşte bu, Rabbinden ‘içi titreyerek korku duyan kimse’ içindir.
(BEYYİNE SURESİ / 8 )

Bakara Süresinin türkçe meali

Bakara Süresinin türkçe meali

“ Bakara ” Sığır inek anlamındadır..

Tef­sir Riva­yete Göre Bakara sure­si­nin iniş sebebi:

Medine döne­minde inmiş­tir. Kur’an-ı Kerim’in en uzun sûresi olup 286 âyet­tir. Adını, 67–73. âyet­lerde yer alan “bakara” (sığır) keli­me­sin­den alır. Sûre, İslâm huku­ku­nun ana konu­la­rıyla ilgili pek çok hüküm içermektedir.

( Ayet 1. ) Elif Lâm Mîm.

Kur’an-ı Kerim’de yirmi dokuz sûre­nin başında yer alan bu gibi harf­lere “Hurûf-i mukat­taa” veya “Mukatta’ât” (Arap alfa­be­sin­deki adla­rıyla, tek tek oku­nan harf­ler) denir. Anlam­la­rını kesin ola­rak bil­me­di­ği­miz bu harf­ler üze­rinde tef­sir bil­gin­leri çeşitli görüş­ler belirt­miş­ler­dir. Bun­lar ara­sında, bu harf­le­rin; başında bulun­duğu sûre­nin adı, ya da Allah Teâlâ ile Hz.Peygamber ara­sında birer şifre olduğu görüş­leri ağır­lık kazanmıştır.

( Ayet 3, ) Onlar gaybe

Gayb, söz­lükte görme duyu­suyla algı­la­na­ma­yan şey demek­tir. Kelime, “duyu­la­rın kap­sa­mına gir­me­yen gizli her şey” anla­mında kul­la­nı­lır. Bir şeyin “gayb” oluşu Allah’a göre değil insan­lara göre­dir. Zira Allah’ın ilmi­nin dışında kalan hiç­bir şey yok­tur. Allah’a, melek­lere, ahi­ret gününe, cen­net ve cehen­neme, kadere inan­mak “gaybe iman” konu­ları arasındadır.

( Ayet 6. ) Küfre sap­la­nan­lara gelince, onları uyar­san da, uyar­ma­san da, onlar için bir­dir, inanmazlar

Burada kas­te­di­len, dün­yada kafir ola­rak yaşa­yıp sonunda Ahi­rete de kafir ola­rak inti­kal ede­ceği Allah tara­fın­dan bili­nen inkarcılardır.

( Ayet 13, ) Onlara, “İnsan­la­rın inan­dık­ları gibi siz de ina­nın” denil­di­ğinde ise, “Biz de akıl­sız­lar gibi iman mı ede­lim?” derler.

Âye­tin bu kısmı, “Onlara, insan­la­rın inan­dık­ları gibi siz de ina­nın, denil­di­ğinde ise, “Biz, akıl­sız­la­rın iman ettiği gibi mi iman ede­lim?” der­ler.” şek­linde de ter­cüme edilebilir.

( Ayet 26. ) Allah bir siv­ri­si­neği, ondan daha da ötesi bir var­lığı örnek ola­rak ver­mek­ten çekin­mez. İman eden­ler onun, Rab­le­rin­den (gelen) bir ger­çek oldu­ğunu bilir­ler. Küfre sap­la­nan­lar ise, “Allah örnek ola­rak bununla neyi kas­tet­miş­tir?” der­ler. (Allah) onunla bir çok­la­rını sap­tı­rır, bir çok­la­rını da doğru yola ile­tir. Onunla ancak fasık­ları saptırır.

Fâsık, Allah’a itaat çiz­gi­si­nin dışına çıkan kimse demek­tir. Kelime, Kur’an-ı Kerim’de “kâfir”, “günah­kâr”, “yalancı” ve “kötü­lük yapan” anlam­la­rında kul­la­nıl­mış­tır. Burada “fasık” kâfir anla­mında kul­la­nıl­mak­ta­dır. Allah’ın sap­tır­ması ifa­desi mecazî bir ifa­de­dir. Aslında insan­ları sap­tı­ran, cahil önder­le­riyle şey­tan­dır. Allah bu örneği ver­mekle, aslında ken­di­le­rinde varo­lan sap­kın­lığı ortaya çıkar­mış olmaktadır.

( Ayet 40, ) Ey İsrailoğulları !

İsrâil, Ishak Pey­gam­be­rin oğlu Yakup Peygamberdir.

( Ayet 45, ) Sab­re­de­rek ve namaz kıla­rak (Allah’tan) yar­dım dileyin.

Sabır, insanı olgun­laş­tı­rır, geliş­ti­rir ve güç­len­di­rir. Namaz ise, Allah’a kul­lu­ğun, tes­li­mi­ye­tin ve nimet­lere şük­rün en yük­sek ifade biçimi, aktif ve düzenli bir haya­tın gös­ter­ge­si­dir. Âyette, zor­luk­lar kar­şı­sında insanı hem ruhen hem de dış hayatta güçlü kıla­cak iki temel öge­den yarar­lan­ma­mız tav­siye edilmektedir.

( Ayet 48, ) Öyle bir gün­den sakı­nın ki o gün hiç kimse bir baş­kası adına bir şey öde­ye­mez. Hiç­bir kim­se­den her­hangi bir şefaat kabul olun­maz, fidye alınmaz.

Şefaat, biri­nin bağış­lan­ma­sına ara­cı­lık etmek demek­tir. Kıya­met gününde başta Hz. Pey­gam­ber olmak üzere, Pey­gam­ber ile Allah’ın izin vere­ceği bazı insan­lar ve melek­ler, günah­kâr mü’minlerin affe­dil­me­sini, günah­sız­la­rın dere­ce­le­ri­nin yük­sel­til­me­sini Allah’tan dile­ye­cek­ler­dir. Şefaat talep­le­ri­nin yerine geti­ri­lip geti­ril­me­mesi konu­sunda tak­dir Allah’a aittir.

( Ayet 53. ) Hani, doğru yolu tuta­sı­nız diye Mûsâ’ya Kitab’ı (Tevrat’ı) ve Furkan’ı vermiştik.

Fur­kan, “Hak ile batılı ayı­ran” anla­mı­na­dır. Burada Mûsâ’ya veri­len emir­ler ve hüküm­ler kastedilmektedir.

( Ayet 54, ) Mûsâ kav­mine dedi ki: “Ey kav­mim! Siz­ler, buza­ğıyı ilah edin­mekle ken­di­nize yazık etti­niz. Gelin yara­tı­cı­nıza tövbe edin de nefis­le­ri­nizi öldürün

Âye­tin bu kısmı “İçi­niz­den buza­ğıya tapan­ları öldü­rün” şek­linde de ter­cüme edilmiştir.

( Ayet 58, ) Hani, “Şu memlekete

Adı geçen mem­le­ke­tin Kudüs veya Erîha olduğu riva­yet edilmiştir.

( Ayet 59. ) Der­ken, onla­rın için­deki zalim­ler, sözü ken­di­le­rine söy­le­nen­den başka şekle sok­tu­lar. Biz de hak­tan ayrıl­ma­ları sebe­biyle o zalim­lere gök­ten bir azap indirdik.

Âyette ifade edi­len bu aza­bın veba gibi kor­kunç bir bula­şıcı has­ta­lık olduğu tef­sir bil­gin­le­rince ifade edilmiştir.

( Ayet 62, ) Şüp­he­siz, ina­nan­lar (Müs­lü­man­lar) ile, Yahu­di­ler, Hıris­ti­yan­lar ve Sâbiîlerden

Sâbi­îler, bazı tef­sir bil­gin­le­rine göre, Yahu­di­lik ile Hıris­ti­yan­lık ara­sında bulu­nan ve tev­hid inan­cına daya­nan bir dinin men­sup­la­rı­dır. İslam âlim­le­ri­nin çoğun­luğu ise bun­la­rın, kitap ehlin­den olma­dı­ğını söy­le­mek­te­dir­ler. Bir riva­yete göre ise Sâbi­îler, Hz. İbrahim’in dinine men­sup kimselerdir.

( Ayet 62, ) (her bir gru­bun kendi şeri­atında) “Allah’a ve ahi­ret gününe ina­nan ve salih amel­ler işle­yen­ler için Rab­leri katında müka­fat var­dır; onlar kor­kuya uğra­ma­ya­cak­lar, mah­zun da olma­ya­cak­lar­dır” (diye hükmedilmiştir).

İslâ­mi­yet ken­din­den önceki din­le­rin hük­münü kal­dır­mış­tır. Bu iti­barla, hangi dine men­sup bulu­nursa bulun­sun, tüm insan­lar İslam’a gir­mekle yüküm­lü­dür­ler. İslâm gel­me­den önceki semavi din­lere men­sup olan­lar­dan Allah’a ve ahi­rete ina­nıp iyi işler yapan­lar, tıpkı İslâ­mi­yette olduğu gibi, kur­tu­luşa ermiş­ler­dir. Bu genel bir kural­dır. Bu âyet bu nok­tayı vur­gu­la­mak­ta­dır. Yoksa İslâ­mi­yet gel­dik­ten sonra, İslamı kabul etme­den, kendi ölçü­leri içinde “Allah’a ve ahi­rete ina­nıp, iyi işler yap­mak” kişiyi kur­tu­luşa erdir­mez. Ben­zer ifa­de­ler için bakı­nız: Mâide sûresi, âyet, 69.

( Ayet 65, ) Şüp­he­siz siz, içi­niz­den Cumar­tesi yasağını

Hz.Mûsâ’nın dinine göre cumar­tesi günü çalış­ma­yıp iba­detle meş­gul olmak bir esastı. İsra­ilo­ğul­la­rı­nın bu esası çiğ­ne­me­leri ile ilgili ola­rak ayrıca bakı­nız: Nisâ sûresi, âyet, 47–54; A’râf sûresi, âyet, 163; Nahl sûresi, âyet, 124.)

( Ayet 66. ) Biz bunu, hem onu gören­lere, hem de sonra gele­cek­lere bir ibret ve Allah’a karşı gel­mek­ten sakı­nan­lara da bir öğüt kıldık.

Bazı tef­sir bil­gin­leri âyette sözü edi­len may­mun­laş­tırma ola­yı­nın tem­sîlî, bazı­ları da ger­çek oldu­ğunu söylemişlerdir.

( Ayet 67. ) Hani Mûsâ kav­mine, “Allah size bir sığır kes­me­nizi emre­di­yor” demişti. Onlar da, “Sen bizimle eğle­ni­yor musun?” demiş­lerdi. Mûsâ, “Ken­dini bil­mez cahil­ler­den olmak­tan Allah’a sığı­nı­rım” demişti.

Tef­sir kay­nak­la­rı­nın aktar­dı­ğına göre, İsra­ilo­ğul­la­rın­dan birisi, zen­gin, fakat çocuğu olma­yan amca­sını, malını elde etmek için öldür­müş, sonra da cesedi bir baş­ka­sı­nın evi­nin önüne bırak­mıştı. Bununla da yetin­me­ye­rek, “Amcamı öldür­dü­ler”, diye ortaya çıkınca, taraf­lar vuruşma nok­ta­sına gel­miş­lerdi. İçle­rin­den biri, “Ne diye bir­bi­ri­mizi öldü­re­ce­ğiz. İşte Allah’ın pey­gam­beri, ona baş­vu­ra­lım”, dedi. Durumu Hz.Mûsâ’ya aktar­dı­lar. Katil bulu­na­ma­yınca Allah Teâlâ onla­rın bir sığır kese­rek, sığı­rın bir par­çası ile ölüye vur­ma­la­rını emretti. Onlar, kesi­lecek sığı­rın nite­lik­le­rini sor­maya baş­la­dı­lar. Niha­yet nite­lik­leri belir­ti­len sığırı bulup kes­ti­ler ve par­ça­sıyla öldü­rü­len şahsa vur­du­lar. Ölü diri­lip, katili haber verdi. İşte, 67–74. âyet­ler bu olayı anlatmaktadır.

( Ayet 75. ) Şimdi, bun­la­rın size ina­na­cak­la­rını mı umu­yor­su­nuz? Oysa içle­rin­den bir takımı, Allah’ın kela­mını din­ler, iyice anla­dık­tan sonra, onu bile bile tah­rif ederlerdi.

Bu âyet Yahu­di­le­rin, kut­sal kitap­ları Tevrat’ı tah­rif ettik­le­rini açık bir ifade ile ortaya koy­mak­ta­dır. Bu ger­çek, Maurice Buca­ille gibi Batı’lı bazı araş­tır­macı bil­gin­lerce de kesin ola­rak ifade edil­miş­tir. Biz­zat Tevrat’ta da bunu doğ­ru­la­yıcı ifa­de­ler yer almak­ta­dır. (Yeremya, 8/8–9)

( Ayet 78, ) Bun­la­rın bir de ümmî

Ümmî, ana­dan doğ­duğu gibi kalan, yani okuma-yazma bil­me­yen kimse demek­tir. Burada din­leri konu­sunda asgari düzeyde bile bil­gisi olma­yan­lar kastedilmiştir.

( Ayet 88. ) “Kalp­le­ri­miz muha­fa­za­lı­dır” dedi­ler. Öyle değil. İnkar­ları sebe­biyle Allah onları lânet­le­miş­tir. Bu yüz­den pek az iman ederler.

Yahu­di­ler, tarih­leri boyunca, ken­di­le­rine gön­de­ri­len pey­gam­ber­lere karşı daima diren­miş­ler, onlara işkence etmiş­ler, onları öldür­müş­ler, olma­dık hile ve ent­ri­ka­lara baş­vur­muş­lardı. Bun­dan son­raki âyet­ler, Yahu­di­le­rin Hz.Peygamber’e karşı da ser­gi­le­dik­leri bu olum­suz tutumu dile getirmektedir.

( Ayet 93, ) Hani, Tûr’u tepe­nize dike­rek siz­den söz almış­tık, “Size ver­di­ği­miz Kitab’a sım­sıkı sarı­lın; ona kulak verin” demiş­tik. Onlar, “Din­le­dik, karşı geldik”

İsra­ilo­ğul­la­rın­dan söz alın­ması konu­sunda bu sûre­nin 63. âye­tine bakınız.

( Ayet 104. ) Ey iman eden­ler! “Râinâ” (bizi gözet) deme­yin, “unzurnâ” (bize bak) deyin ve din­le­yin. Kafir­ler için acıklı bir azap vardır.

Saha­bi­ler, Hz.Peygamber’in nasi­hat­le­rin­den daha çok yarar­lan­mak için ona, “Râinâ (Bizi gözet)”, diyor­lardı. Yahu­di­ler bu ifa­deyi İbranice’de haka­ret ifade eden bir anlamda kullanıyorlardı.Bir başka yoruma göre “râ’inâ” keli­me­sini, Arapça’da “çoba­nı­mız” anla­mına gelecek şekilde “râinâ” diye okuyorlardı.O sebeple âyet, mü’minlerden, “Râinâ” yerine yine, “Bize de bak”, “Bizi de gözet” anla­mın­daki, “Unzurnâ” ifa­de­sini kul­lan­ma­la­rını iste­miş­tir. Âyette, yan­lış anlama çeki­le­bi­lecek keli­me­leri kul­lan­mak­tan sakın­ma­nın adaba uygun oldu­ğuna işa­ret edil­mek­te­dir. Konu ile ilgili ola­rak ayrıca Nisâ sûre­si­nin 46. âye­tine bakınız.

( Ayet 112, ) Hayır, öyle değil! Kim “ihsan”

İhsan, Hz. Pey­gam­be­rin de ifade buyur­duğu gibi “Allah’a, onu görür gibi iba­det etmek” demektir.

( Ayet 113, ) Yahu­di­ler, “Hıris­ti­yan­lar bir temel üze­rinde değil­ler” dedi­ler. Hıris­ti­yan­lar da, “Yahu­di­ler bir temel üze­rinde değil­ler” dedi­ler. Oysa hepsi Kitab’ı

Âyet­teki “Kitap” ile Hz.İsa’yı tas­dik eden Tev­rat ve Hz.Mûsâ’yı tas­dik eden İncil kas­te­dil­mek­te­dir. İki kitap­tan her biri, diğe­rini geti­ren pey­gam­beri tas­dik ettiği için, ikisi bir­den “Kitap” diye zikredilmiştir.

( Ayet 115, ) Doğu da, Batı da (tüm yer­yüzü) Allah’ındır. Nereye döner­se­niz Allah’ın yüzü

“Allah’ın yüzü” ifa­desi, mecazi bir anla­tım olup, burada “Allah’ın rah­meti, rızası ve nimeti” demek­tir. Kul, tümüyle Allah’a ait olan yer­yü­zü­nün nere­sinde ve hangi cihe­tinde, ne tür bir taat ve işe girişse, Allah’ın lütuf ve rah­me­tini orada bulur.

( Ayet 116, ) “Allah, çocuk edindi” dediler.

Yahu­di­ler “Uzeyr Allah’ın oğlu­dur”, diyor­lardı. Hıris­ti­yan­lar da İsa’nın Allah’ın oğlu olduğu inan­cın­da­dır­lar. (Bakı­nız: Tevbe sûresi, âyet, 30.)

( Ayet 125, ) Hani, biz Kâbe’yi insan­lara top­lantı ve güven yeri kıl­mış­tık. Siz de Makam-ı İbrahim’den

Âyette geçen “Makam-ı İbrahim”in ne olduğu konu­sunda tef­sir bil­gin­leri çeşitli görüş­ler belirt­miş­ler­dir. “Hac iba­de­ti­nin yapıl­ması sıra­sında ziya­ret edi­len yer­ler­den biri”, “Kâbe”, “Harem diye bili­nen alan”, “Hz. İbrahim’in Kâbe’yi inşa eder­ken iskele ola­rak kul­lan­dığı ve halkı hacca davet eder­ken üze­rine çık­tığı taşın bulun­duğu alan” şek­lin­deki açık­la­ma­lar bun­lar­dan bazılarıdır.

( Ayet 138. ) “Biz Allah’ın boya­sıyla boyan­mı­şız­dır. Boyası Allah’ınkinden daha güzel olan kim­dir? Biz ona iba­det eden­le­riz” (deyin).

Hıris­ti­yan­lar, doğan çocuk­la­rını, Hıris­ti­yan­lığı kabul eden­leri ya da bir kili­se­den öbü­rüne geçen­leri vaf­tiz denen bir işlem­den geçi­rir­ler. Vaf­tiz su serp­mek ya da suya batır­mak sure­tiyle yapı­lır. Baba, Oğul ve Ruhu’l-Kudüs adına yapı­lan bu işle­min insanı asli günah­tan kur­ta­ra­ca­ğına, insa­nın adeta yep­yeni bir hayat boya­sına boya­na­ca­ğına ina­nır­lar. Vaf­tiz uygu­la­ma­sı­nın aslı Yahu­di­lik­ten gel­mek­te­dir. Bu âyette, ger­çek kur­tu­lu­şun böyle zahiri ve sem­bo­lik eylem­lerle değil, Allah’ın insan­la­rın fıt­ra­tına yer­leş­tir­diği asli renk olan tev­hid inancı ile müm­kün ola­cağı vurgulanmaktadır.

( Ayet 143, ) Böy­lece, siz­ler insan­lara birer şahit (ve örnek) ola­sı­nız ve Pey­gam­ber de size bir şahit (ve örnek) olsun diye sizi orta bir ümmet

Âyet­teki “Orta ümmet” ifa­desi ile, adil, seç­kin, her yönüyle den­geli, hak­tan asla ayrıl­ma­yan, önder, bütün top­lum­larca hakem kabul edi­lecek bir ümmet kasdedilmektedir.

( Ayet 143, ) yap­tık. Her ne kadar Allah’ın doğru yolu gös­ter­diği kim­se­ler­den baş­ka­sına ağır gelse de biz, yönel­mekte oldu­ğun ciheti ancak; Resûl’e tabi olan­larla, geri­sin geriye döne­cek­leri ayırd ede­lim diye kıble yap­tık. Allah ima­nı­nızı boşa çıka­ra­cak değil­dir. Şüp­he­siz, Allah insan­lara çok şef­katli ve çok merhametlidir.

Bu ve daha son­raki üç âyette kıb­le­nin Kudüs’ten Kâbe’ye çev­ril­mesi ile, bu olay üze­rine yahu­di­le­rin çıkar­dık­ları dedi­ko­du­lar dile geti­ri­lip cevaplandırılmaktadır.

( Ayet 144. ) (Ey Muham­med!) Biz senin çok defa yüzünü göğe doğru çevi­rip dur­du­ğunu (vahiy bek­le­di­ğini) görü­yo­ruz. (Merak etme) elbette seni, hoş­nut ola­ca­ğın kıb­leye çevi­re­ce­ğiz. (Bun­dan böyle), yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir. (Ey Müs­lü­man­lar!) Siz de nerede olur­sa­nız olun, (namazda) hep o yöne dönün. Şüp­he­siz ken­di­le­rine kitap veri­len­ler, bunun Rabb­le­rin­den (gelen) bir ger­çek oldu­ğunu elbette bilir­ler. Allah onla­rın yap­tık­la­rın­dan haber­siz değildir.

Hz.Peygamber, Hicri ikinci yılın orta­la­rına kadar namaz­larda Kudüs cihe­tine yöne­li­yor, fakat hep Kâbe’ye yönelme emri­nin gel­me­sini bek­li­yordu. Bir ikindi namazı sıra­sında Allah Teâlâ Kâbe’ye doğru yönel­me­sini emretti. Kudüs’e doğru yöne­le­rek baş­la­nan bu namaz Kâbe’ye yöne­le­rek tamam­landı. Bu ola­yın geç­tiği yerde yapı­lan mes­cit, bugün “Mescid-i Kıb­le­teyn”, yani iki kıb­leli mes­cit diye anılmaktadır.

( Ayet 146. ) Ken­di­le­rine kitap ver­dik­le­ri­miz onu (Pey­gam­beri) oğul­la­rını tanı­dık­ları gibi tanır­lar. Böyle iken içle­rin­den bir takımı bile bile ger­çeği gizlerler.

Yahu­di­ler ve hıris­ti­yan­lar Hz. Peygamber’e ait özel­lik­leri kendi kut­sal kitap­la­rında oku­ya­gel­dik­le­rin­den onu özel­lik­le­riyle çok iyi tanı­yor­lardı. Âyette, yahu­di­le­rin ve hıris­ti­yan­la­rın Hz. Peygamber’i inkar etme­le­ri­nin bil­gi­siz­lik­ten değil, inat­tan kay­nak­lan­dı­ğına işa­ret edilmektedir.

( Ayet 153. ) Ey iman eden­ler! Sab­re­de­rek ve namaz kıla­rak Allah’tan yar­dım dile­yin. Şüphe yok ki Allah sab­re­den­lerle beraberdir.

Sabır, insanı ruhen olgun­laş­tı­rır, geliş­ti­rir ve güç­len­di­rir. Namaz ise, Allah’a kul­lu­ğun, tes­li­mi­ye­tin ve nimet­lere şük­rün en yük­sek ifade biçimi ve aktif, düzenli bir haya­tın gös­ter­ge­si­dir. Âyette zor­luk­lar kar­şı­sında insanı hem ruhen hem de dış hayatta güçlü kıla­cak iki temel öğe­den yarar­lan­ma­mız tav­siye edilmektedir.

( Ayet 154. ) Allah yolunda öldü­rü­len­lere “ölü­ler” deme­yin. Hayır, onlar diri­dir­ler. Ancak siz bunu bilemezsiniz.

Âyette şehit­lik mer­te­be­si­nin yüce­liği vur­gu­lan­mak­ta­dır. Aynı anlamda bir ifade için Âl-i İmran sûre­si­nin 169. âye­tine bakınız.

( Ayet 159. ) İndir­di­ği­miz apa­çık delil­leri ve hida­yeti Kitap’ta açık­la­ma­mız­dan sonra onları giz­le­yen­ler var ya, işte onlara hem Allah lanet eder, hem de bütün lanet etme konu­munda olan­lar lanet eder.

Lanet etme konu­munda olan­la­rın, Allah, melek­ler ve insan­lar olduğu, bu sûre­nin 161. âyeti ile, Âl-i İmran sûre­si­nin 87. âye­tinde açıklanmıştır.

( Ayet 163. ) Sizin ila­hı­nız bir tek ilah­tır. Ondan başka ilah yok­tur. O Rahmân’dır, Rahîm’dir.

“Rah­mân” ve Rahîm” keli­me­le­ri­nin anlam­ları için Fâtiha sûre­si­nin ikinci âye­ti­nin dip­no­tuna bakınız.

( Ayet 170. ) Onlara, “Allah’ın indir­di­ğine uyun!” denil­di­ğinde, “Hayır, biz, ata­la­rı­mızı üze­rinde bul­du­ğu­muz (yol)a uya­rız!” der­ler. Peki ama, ata­ları bir şey anla­ma­yan, doğru yolu bula­ma­yan kim­se­ler olsa­lar da mı (onla­rın yoluna uyacaklar)?

Âyette, yap­tık­ları işin yan­lış­lı­ğına ve çir­kin­li­ğine akıl erdi­re­me­den, ata­la­rı­nın inanç­la­rını körü körüne tak­lid eden müş­rik­ler kınanmaktadır.

( Ayet 173. ) Allah, size ancak leş, kan, domuz eti ve Allah’tan baş­kası adına kesi­leni haram kıldı. Ama kim mec­bur olur da, istis­mar etmek­si­zin ve zaru­ret ölçü­sünü aşmak­sı­zın yemek zorunda kalırsa, ona günah yok­tur. Şüp­he­siz, Allah çok bağış­la­yan­dır, çok mer­ha­met edendir.

İslâm’da zaru­ret­le­rin mah­zur­ları orta­dan kal­dır­dı­ğına en güzel delil bu âyette ifa­de­sini bulur. Bir haramı helal say­ma­mak ve haddi aşma­mak kay­diyle bazen zaru­ret mik­ta­rınca, yasak bir iş işle­ne­bi­lir. Yen­mesi haram olan şey­ler ile ilgili ola­rak ayrıca bakı­nız: Nahl sûresi, âyet, 115.

( Ayet 174. ) Allah’ın indir­diği kitap­tan bir kıs­mını giz­le­yip onu az bir bedel ile deği­şen­ler (var ya); işte onlar karın­la­rına ateş­ten başka bir şey dol­dur­mu­yor­lar. Kıya­met günü Allah onlarla ne konu­şa­cak, ne de onları arı­ta­cak­tır. Onlar için elem dolu bir azap vardır.

Son pey­gam­ber Hz.Muhammed’in nite­lik ve özel­lik­leri Tevrat’ta belir­til­mişti. Yahudi haham­ları bun­ları giz­le­di­ler. Böy­lece hem ken­di­leri, hem de kavim­leri sap­mış oldu. Bu değer­len­dir­meye göre âyette geçen kitap­tan kasıt Tev­rat; giz­le­dik­le­rin­den kasıt da Hz. Pey­gam­be­rin nite­lik­le­ri­dir. Ancak Allah’ın kita­bında yer alan her­hangi bir hükmü giz­le­meye yöne­lik her tür niyet ve teşeb­büs bu kate­go­ride değerlendirilir.

( Ayet 178. ) Ey iman eden­ler! Öldü­rü­len­ler hak­kında size kısas farz kılındı. Hüre karşı hür, köleye karşı köle, kadına karşı kadın kısas edi­lir. Ancak öldü­ren kimse, kar­deşi (öldü­rü­le­nin vârisi, velisi) tara­fın­dan affe­di­lirse, aklın ve dinin gerek­le­rine uygun yol izle­mek ve güzel­likle diyet öde­mek gere­kir. Bu, Rab­bi­niz­den bir hafif­letme ve rah­met­tir. Bun­dan sonra teca­vüzde bulu­nana elem dolu bir azap vardır.

Kısas, aynıyla kar­şı­lık ver­mek demek­tir. İslâm huku­kunda ise, kas­ten ve hak­sız yere bir kim­se­nin canına kıyma ya da bede­nine veya uzvuna zarar verme suç­la­rını işle­yen kim­se­le­rin, ver­dik­leri zara­rın aynıyla ceza­lan­dı­rıl­ma­ları demek­tir. Bu âyette kısas, “cana can” kura­lını ifade etmek­te­dir. Mâide sûre­si­nin 45. âyeti, kısasa tabi suç­ları top­luca belirt­mek­te­dir. İlgili şah­sın vaz­geç­mesi halinde kısas diyete dönü­şür. Hıris­ti­yan­lıkta adam öldü­re­nin affe­dil­mesi, Yahu­di­likte ise, mut­laka kısasa tabi tutul­ması esastı. İslâm, diyet uygu­la­ması ile orta yolu getir­miş oldu.

( Ayet 180. ) Siz­den biri­nize ölüm gelip çat­tığı zaman, eğer geride bir hayır (mal) bırak­mışsa, anaya, babaya ve yakın akra­baya meşru bir tarzda vasi­yette bulun­ması –Allah’a karşı gel­mek­ten sakı­nan­lar üze­rinde bir hak ola­rak– size farz kılındı.

Vasi­yetle ilgili bu emir henüz mirasla ilgili kural­lar açık­lan­ma­dan önce veril­mişti. Amaç ise varis­leri ada­let­siz­lik­ten koru­maktı. Daha sonra, mirasla ilgili hüküm­ler Nisâ sûre­sinde açıklandı.

( Ayet 184, ) Oruç, sayılı gün­ler­de­dir. Siz­den kim hasta, ya da yol­cu­lukta olursa, tuta­ma­dığı gün­ler sayı­sınca başka gün­lerde tutar. Oruca gücü yet­me­yen­ler ise bir yok­sul doyumu fidye verir.

Rama­zan orucu, ergen­lik çağına ulaş­mış, akıllı her müs­lü­mana farz­dır. Has­ta­lık, yol­cu­luk, kadın­lara has özel hal­ler gibi meşru sebep­lerle Rama­zan ayında oruç tuta­ma­yan­lar bu oruç­ları şart­la­rın elve­rişli olduğu başka zaman­larda kaza eder­ler. Maze­ret­siz ola­rak oruç tut­ma­yan­lar büyük günah işle­miş olur­lar. Aşırı yaş­lı­lar ya da iyi­leş­mez has­ta­lar, bu sebeple oruç tuta­maz­lar ve bu oruç­ları kaza etmek­ten de ümit keser­lerse, oruç­suz geçi­ri­len her gün için bir fidye verir­ler. Fidye tıpkı fıtır sada­kası gibi, bir fakiri bir gün doyur­mak ya da bunun bede­lini vermektir.

( Ayet 187, ) Oruç gece­sinde kadın­la­rı­nıza yak­laş­mak size helal kılındı.

Tef­sir kay­nak­la­rı­nın aktar­dı­ğına göre, oru­cun farz kılın­dığı ilk dönem­lerde müs­lü­man­lar, oruç tuta­cak­ları zaman sadece güneş batı­mın­dan yatsı nama­zını kılın­caya ya da uyu­yun­caya kadar yiyip içe­bi­li­yor­lar; cin­sel iliş­kide bulu­na­bi­li­yor­lardı. Kısaca imsak, yatsı nama­zın­dan ya da uykuya dalın­ma­sın­dan iti­ba­ren baş­lardı. Âyette, yatsı nama­zın­dan ya da uyku­dan sonra cin­sel iliş­ki­nin oruca engel olma­dığı vurgulanmaktadır.

( Ayet 187, ) Onlar, size örtü­dür­ler, siz de onlara örtüsünüz.

Âye­tin bu kıs­mında, güçlü bir anla­tım üslubu içinde, karı koca ara­sın­daki iliş­ki­nin tabi­atı ortaya kon­mak­ta­dır. Elbise ve örtü insanı nasıl soğuk­tan ve sıcak­tan korur, kusur­la­rını örterse, eşler de bir­bir­le­rine karşı öyle koru­yucu, kol­la­yıcı ve bağlı olacaklardır.

( Ayet 189, ) Sana, hilal­leri soru­yor­lar. De ki: “Onlar, insan­lar ve hac için vakit ölçüleridir.

Hz.Peygamber’e, “Hilal niçin önce iplik gibi ince­cik görü­nü­yor, sonra kalın­la­şıp niha­yet daire şek­lini alı­yor?” diye soru yönel­til­mişti. Âye­tin bu kıs­mında söz konusu soruya, ayın hare­ket­le­ri­nin zaman tayi­ninde, özel­likle hac, oruç ve zekat gibi iba­det­le­rin vakit­le­ri­nin belir­len­me­sinde kıs­tas olduğu ifade edi­le­rek cevap veril­mek­te­dir. Aynı konuya Yûnus sûre­si­nin 5. âyeti ile İsra sûre­si­nin 12. âye­tinde de değinilmektedir.

( Ayet 189, ) İyi­lik, evlere arka­la­rın­dan gir­me­niz değil­dir. Ama iyi dav­ra­nış, takva sahibi (Allah’a karşı gel­mek­ten sakı­nan) insa­nın dav­ra­nı­şı­dır. Evlere kapı­la­rın­dan girin. Allah’a karşı gel­mek­ten sakı­nın ki kur­tu­luşa eresiniz.

Cahi­liye dev­rinde Arap­lar ihramlı bulun­duk­ları zaman evle­rine, arka taraf­tan açtık­ları bir delik­ten girer­ler ve bunu iyi bir dav­ra­nış sayarlardı.Ayet onla­rın bu uygu­la­ma­la­rı­nın anlam­sız oldu­ğunu, ger­çek iyi­li­ğin takva (Allah’a karşı gel­mek­ten sakınma) esasna dayalı dav­ra­nış­lar oldu­ğunu vurguluyor.

( Ayet 190, ) Sizinle sava­şan­lara karşı Allah yolunda siz de sava­şın. Ancak aşırı gitmeyin.

“Aşırı git­me­yin” ifa­de­siyle, mec­bur kal­ma­dıkça savaşa giril­me­mesi, savaş kaçı­nıl­maz hale gelince de savaşta çocuk­lara, kadın­lara, yaş­lı­lara ve savaşla ilgisi olma­yan diğer sivil­lere zarar veril­me­mesi, işken­ce­den sakı­nıl­ması… gibi husus­lar kastedilmektedir.

( Ayet 194, ) Haram ay, haram aya karşılıktır.

Haram ay, saygı duyul­ması gere­ken bir zaman dilimi olduğu için sava­şın yasak olduğu ay demek­tir. Haram aylar, Zil­kade, Zil­hicce, Muhar­rem ve Recep olmak üzere dört­tür. İslâm’da haram ay uygu­la­ması kaldırılmıştır.

( Ayet 194, ) Hür­met­ler (saygı gös­te­ril­mesi gere­ken şey­ler) kısas kura­lına tabi­dir. O halde kim size sal­dı­rırsa, size sal­dır­dığı gibi siz de ona sal­dı­rın, (fakat ileri git­me­yin). Allah’a karşı gel­mek­ten sakı­nın ve bilin ki, Allah ken­dine karşı gel­mek­ten sakı­nan­larla beraberdir.

Bu âyette haram aylarda ken­di­le­rine savaş açıl­ması halinde müs­lü­man­la­rın da bu aylarda muka­be­lede bulu­na­bi­le­cek­leri ifade edil­mekte, ayrıca bu hükmü de içe­recek şekilde genel kısas pren­sibi getirilmektedir.

( Ayet 197, ) Hac (ayları), bili­nen aylardır.

Hac ayları, Şev­val, Zil­kade ve Zil­hicce ayı­nın ilk on günüdür.

( Ayet 198, ) (Hac mev­si­minde tica­ret yapa­rak) Rab­bi­ni­zin lütuf ve kere­mini iste­mekte size bir günah yok­tur. Arafat’tan ayrı­lıp (sel gibi Müzdelife’ye) akın etti­ği­nizde Meş’ar-i Haram’da Allah’ı zikredin

Meş’ar-i Haram, Müzdelife’de bir yer­dir. Müz­de­life vak­fe­si­nin burada yapıl­ması sünnettir.

( Ayet 200. ) Hac iba­de­ti­nizi bitir­di­ği­nizde, artık (cahi­liye döne­minde) ata­la­rı­nızı andı­ğı­nız gibi, hatta ondan da kuv­vetli bir anışla Allah’ı anın. İnsan­lar­dan, “Ey Rab­bi­miz! Bize (vere­ce­ğini) bu dün­yada ver” diyen­ler var­dır. Bun­la­rın ahi­rette bir nasibi yoktur.

Tef­sir kay­nak­la­rında ifade edil­di­ğine göre, İslâm’dan önce müş­rik­ler hac işlem­le­rini tamam­la­dık­tan sonra Müzdelife’de otu­rur, ata­la­rını anar, onlara ve ken­di­le­rine ait başa­rı­larla öğü­nür­lerdi. Bu âyette, müs­lü­man­lara, müş­rik­le­rin bu ade­tine uyma­ma­ları ve Allah’ı çok anma­ları hatırlatılmaktadır.

( Ayet 203. ) Sayılı günlerde

“Sayılı gün­ler”, teş­rik gün­le­ri­dir. Teş­rik gün­leri ise, Zil­hicce ayı­nın, 9,10,11,12 ve 13. günleridir.

( Ayet 217. ) Sana haram ayda savaş­mayı soru­yor­lar. De ki: “O ayda savaş büyük bir günah­tır. Allah’ın yolun­dan alı­koy­mak, onu inkar etmek, Mescid-i Haram’ın ziya­re­tine engel olmak ve hal­kını ora­dan çıkar­mak Allah katında daha büyük günah­tır. Zulüm ve baskı ise adam öldür­mek­ten daha büyük­tür. Onlar, güç yeti­re­bil­se­ler, sizi dini­niz­den dön­dü­rün­ceye kadar sizinle savaş­maya devam eder­ler. Siz­den kim dinin­den döner de kafir ola­rak ölürse öyle­le­rin bütün yapıp ettik­leri dün­yada da, ahi­rette de boşa git­miş­tir. Bun­lar cehen­nem­lik­ler­dir, orada sürekli kalacaklardır.

Hz.Peygamber, Hic­re­tin ikinci yılında, Bedir sava­şın­dan iki ay kadar önce, Kureyş’in duru­munu tes­pit etmek üzere Abdul­lah b.Cahş komu­ta­sında sekiz kişi­lik bir müf­reze görev­len­dir­mişti. Müf­reze, Bat­nı­nahle mev­ki­ine gelince, Kureyş’e ait bir ker­vana sal­dırdı. Bir kişiyi öldü­rüp iki kişiyi de esir ala­rak Medine’ye gel­di­ler. Hz.Peygamber, izni olmak­sı­zın giri­şi­len bu işe çok üzüldü. Ola­yın, Cema­zi­ye­la­hi­rin son günü mü, yoksa haram ay olan Recep’in ilk günü mü olduğu kesin değildi. Yahu­di­ler ve müş­rik­ler, “Muham­med haram ayda sava­şı­yor”, diye pro­pa­gan­daya baş­la­dı­lar. İşte âyet, bu konuyu gün­deme geti­re­rek haram ayda savaş­ma­nın günah oldu­ğunu, ama müş­rik­le­rin bun­dan daha ağır suç­lar işle­ye­rek, insan­ları Allah yolun­dan alı­koy­duk­la­rını, onu inkar ettik­le­rini, Kâ’be’yi ziya­rete engel olup, zulüm ve baskı yap­tık­la­rını onlara hatırlatmaktadır.

( Ayet 219. ) Sana içkiyi ve kumarı sorar­lar. De ki: “Onlarda hem büyük günah, hem de insan­lar için (bazı zahiri) yarar­lar var­dır. Ama günah­ları yarar­la­rın­dan büyük­tür.” Yine sana Allah yolunda ne har­ca­ya­cak­la­rını soru­yor­lar. De ki: “İhti­yaç­tan arta kalanı.” Allah size âyet­leri böyle açık­lı­yor ki düşünesiniz

Bu âyet, içki ile ilgili ola­rak inen ikinci âyet­tir. Bu konuda nazil olan ilk âyet ise Nahl sûresi, 67. âyet­tir. İçki daha sonra Nisâ sûresi, âyet, 43 ve Mâide sûresi, âyet, 90 ile ted­rici ola­rak ve kesin­likle haram kılınmıştır.

( Ayet 222. ) Sana kadın­la­rın ay halini sorar­lar. De ki: “O bir eza­dır (rahat­sız­lık­tır). Ay halinde kadın­lar­dan uzak durun. Temiz­le­nin­ceye kadar onlara yak­laş­ma­yın. Temiz­len­dik­leri vakit, Allah’ın size emret­tiği yer­den onlara yak­la­şın. Şüp­he­siz Allah çok tövbe eden­leri sever, çok temiz­le­nen­leri sever.”

Âyette, kadın­la­rın âdet hal­leri “ezâ” diye nite­len­di­ril­miş­tir. Âdet sıra­sında kadın­lar has­ta­lığa daha çok yakın­dır­lar. O gün­lerde onlara yak­laş­ma­mak gere­kir. Burada söz konusu olan cin­sel ilişkidir.

( Ayet 235, ) (Vefat iddeti bek­le­mekte olan) kadın­lara ken­di­leri ile evlen­mek iste­di­ği­nizi üstü kapalı ola­rak anlat­ma­nızda veya bu iste­ği­nizi içi­nizde sak­la­ma­nızda sizin için bir günah yok­tur. Allah bili­yor ki siz onlara (bunu er geç mut­laka) söy­le­ye­cek­si­niz. Meşru söz­ler söy­le­me­niz dışında sakın onlarla giz­li­den giz­liye buluşma yönünde söz­leş­me­yin. Bek­leme müd­deti bitin­ceye kadar da nikah yap­maya kalkışmayın.

Boşa­nan ya da kocası ölen kadı­nın yeni­den evle­ne­bil­mesi için dinen bek­le­mesi gere­ken süreye “iddet” denir. Kocası ölen kadı­nın iddeti dört ay on gün­dür. Boşa­nan kadın ise üç ay hali bek­ler. Eğer boşa­nan kadın ay hali gör­mü­yorsa iddeti üç aydır. Hamile kadı­nın iddeti de çocu­ğunu dün­yaya getir­me­siyle sona erer.

( Ayet 236. ) Ken­di­le­rine el sür­me­den ya da mehir belir­le­me­den kadın­ları boşar­sa­nız size bir günah yok­tur. (Bu durumda) –eli geniş olan gücüne göre, eli dar olan da gücüne göre olmak üzere– onlara, aklın ve dinin gerek­le­rine uygun ola­rak müt’a verin. Bu iyi­lik yapan­lar üze­rinde bir borçtur.

Müt’a, yarar­lan­dır­mak ve yarar­la­nı­lan şey demek­tir. Terim ola­rak ise mehir belir­len­mek­si­zin kıyı­lan nikah­tan sonra, cin­sel ilişki ve “halvet”te bulun­ma­dan boşa­nan kadına, boşa­yan tara­fın­dan veril­mesi gere­ken, giyim eşyası, mal, ya da bun­la­rın kar­şı­lı­ğı­dır. Müt’anın mik­ta­rını, bununla yükümlü kim­se­nin mali durumu belirler.

( Ayet 238. ) Namaz­lara ve orta namaza devam edin. Allah’a gönül­den boyun eğe­rek namaza durun.

Âyette geçen “orta namaz”ın sabah, öğle ve ikindi namazı olduğu şek­linde çeşitli görüş­ler var­dır. Ancak kuv­vetli görüş, bu nama­zın ikindi namazı olduğu görüşüdür.

( Ayet 248, ) Pey­gam­ber­leri onlara şöyle dedi: “Onun hüküm­dar­lı­ğı­nın ala­meti size o san­dı­ğın gelmesidir.

Riva­yete göre söz konusu san­dık Tevrat’ın içinde bulun­duğu san­dık­tır. İsra­ilo­ğul­la­rı­nın isyanı üze­rine bu san­dık elle­rin­den çıkmıştı.

( Ayet 253. ) İşte pey­gam­ber­ler! Biz onla­rın bir kıs­mını bir kıs­mına üstün kıl­dık. İçle­rin­den, Allah’ın konuş­tuk­ları var­dır. Bir kıs­mı­nın da dere­ce­le­rini yük­selt­miş­tir. Mer­ye­moğlu İsa’ya ise açık delil­ler ver­dik ve onu Ruhu’l-Kudüs (Ceb­rail) ile des­tek­le­dik. Eğer Allah dile­seydi, bun­la­rın arka­sın­dan gelen (millet)ler, ken­di­le­rine apa­çık delil­ler gel­dik­ten sonra, bir­bir­le­rini öldür­mez­lerdi. Fakat ayrı­lığa düş­tü­ler. Onlar­dan ina­nan­lar da vardı, inkar eden­ler de. Yine Allah dile­seydi, bir­bir­le­rini öldür­mez­lerdi. Lakin Allah dile­di­ğini yapar.

Yani Allah yap­mayı irade ve tak­dir etti­ğini mut­laka yapar. Ancak bu irade ve tak­dir, kulun kendi ira­de­sini kul­la­na­cağı yönde ger­çek­le­şir. Bu sebep­ten kul­la­rın hür ira­desi üze­rinde ilahi bir baskı söz konusu değildir.

( Ayet 255, ) Allah ken­di­sin­den başka hiç­bir ilah olma­yan­dır. Diri­dir, kayyumdur.

Kay­yûm, “var­lığı ken­din­den, kendi ken­dine yeterli, yarat­tık­la­rına hakim ve onları koru­yup göze­ten” demektir.

( Ayet 255, ) Onu ne bir uyuk­lama tuta­bi­lir, ne de bir uyku. Gök­ler­deki her şey, yer­deki her şey onun­dur. İzni olmak­sı­zın onun katında şefa­atte bulu­na­cak kimdir?

Şefaat ile ilgili ola­rak bakı­nız: Bakara sûresi, âyet, 48.

( Ayet 255, ) O, kul­la­rın önle­rin­de­ki­leri ve arka­la­rın­da­ki­leri (yap­tık­la­rını ve yapa­cak­la­rını) bilir. Onlar onun ilmin­den, ken­di­si­nin dile­diği kada­rın­dan başka bir şey kav­ra­ya­maz­lar. Onun kür­süsü bütün gök­leri ve yeri kap­la­yıp kuşat­mış­tır. (O, gök­lere, yere, bütün evrene hük­met­mek­te­dir.) Gök­leri ve yeri koru­yup gözet­mek ona güç gel­mez. O, yüce­dir, büyüktür.

Bu âyet, Âyetü’l-Kürsî (kürsü âyeti) diye adlan­dı­rı­lır. “Kürsü”, Allah’ın kud­ret ve aza­meti, onun her şeyi kap­sa­yan ilmi demek­tir. Âyette, Allah Teâlâ kendi zatı­nın çok veciz bir tanı­mını yap­mak­ta­dır. Kitab-ı Mukaddes’te yan­lış ve tah­rif edil­miş bir biçimde anla­tı­lan Allah, burada nasıl ise öyle tarif edil­mek­te­dir. O, yerde, gökte ve ikisi ara­sında olan her şeyin sahibi ve mali­ki­dir. Hiç kimse haki­mi­ye­tinde, oto­ri­te­sinde, mül­künde ve yöne­ti­minde ona ortak değil­dir. Hiç­bir şey ona rakip ve eş ola­maz. O mut­lak ilim ve irade sahi­bi­dir. Ona hiç­bir var­lık güç yeti­re­mez. O bütün evre­nin sahibi, yöne­ti­cisi ve hâkimidir.

( Ayet 256. ) Dinde zor­lama yok­tur. Çünkü doğ­ru­luk sapık­lık­tan iyice ayrıl­mış­tır. O halde kim tâğûtu tanı­ma­yıp Allah’a ina­nırsa, kop­mak bil­me­yen sapa­sağ­lam bir kulpa yapış­mış­tır. Allah, hak­kıyla işi­ten­dir, hak­kıyla bilendir.

Din, inanç esas­la­rını ve buna bağlı ola­rak yaşa­nan hayat tar­zını ifade eder. Buna göre İslâm, iman ve hayat tarzı ola­rak hiç kim­seye zorla kabul etti­ri­le­mez. Tağut söz­lük anla­mıyla sınırı aşan demek­tir. Kur’an’da kul­la­nıl­dığı şek­liyle kelime, “şey­tan”, “nefis”, “put­lar”, “sihir­baz­lar” gibi çeşitli şekil­lerde yorum­lan­mış­tır. Kısaca “Tağut” insan­ları azdı­ran, sap­tı­ran şey­le­rin hep­sini ifade eder.

( Ayet 259. ) Yahut altı üstüne gel­miş (ıpıs­sız duran) bir şehre uğra­yan kim­seyi gör­me­din mi? O, “Allah, burayı ölü­mün­den sonra nasıl diril­tecek (acaba)?” demişti. Bunun üze­rine, Allah onu öldü­rüp yüz­yıl ölü bıraktı, sonra diriltti ve ona sordu: “Ne kadar (ölü) kal­dın?” O, “Bir gün veya bir gün­den daha az kal­dım” diye cevap verdi. Allah şöyle dedi: “Hayır, yüz sene kal­dın. Böyle iken yiye­ce­ğine ve içe­ce­ğine bak, henüz bozul­ma­mış. Bir de eşe­ğine bak! (Böyle yap­ma­mız) seni insan­lara ibret bel­gesi kıl­ma­mız için­dir. (Eşe­ğin) kemikler(in)e de bak, nasıl onları bir araya geti­ri­yor, sonra onlara nasıl et giy­di­ri­yo­ruz?” Ken­di­sine bütün bun­lar apa­çık belli olunca, şöyle dedi: “Şimdi, bili­yo­rum ki; şüp­he­siz Allah’ın gücü her şeye hak­kıyla yeter.”

Bu âyette ölüm­den sonra diri­lişi merak eden kim­se­nin mü’min biri olduğu anla­şı­lı­yor. Bu konuda Üzeyr, Yeremya veya Hıdır isim­leri zik­re­di­lir. Burada vur­gu­la­nan şey, Allah’ın diril­tici kud­re­ti­nin etkin­li­ğini gör­mek, onun ölüm­den sonra diri­lişi mut­laka ger­çek­leş­ti­re­ce­ğine inanmaktır.

( Ayet 266. ) Her­hangi biri­niz ister mi ki, içe­ri­sinde her türlü mey­veye sahip bulun­duğu, için­den ırmak­lar akan, hurma ve üzüm ağaç­la­rın­dan olu­şan bir bah­çesi olsun; hima­yeye muh­taç çocuk­ları var iken ihti­yar­lık gelip ken­di­sine çat­sın; der­ken bağı ateşli (yıl­dı­rımlı) bir kasırga vur­sun da orası yanı­ver­sin? Allah düşü­ne­si­niz diye size âyet­le­rini böyle açıklıyor.

Bu âyette, yap­tık­ları iyi­lik­leri başa kakıp gönül yıkan­la­rın durumu anla­tıl­mak­ta­dır. Yıl­dı­rımlı bir kasırga, göz alıcı bir bağı nasıl yakıp yıkarsa, onla­rın bu tutumu da, öylece yap­tık­ları iyi­lik­leri boşa çıkaracaktır.

( Ayet 268, ) Şey­tan sizi fakir­likle korkutur

Fakir düşe­ce­ği­nizi söy­le­ye­rek, sadaka ver­mek­ten uzak dur­ma­nızı ister.

( Ayet 269, ) Allah hikmeti

Hik­met, neyin doğru neyin yan­lış oldu­ğunu anla­maya yara­yan derin ve yararlı bilgi demek­tir. Hz. Pey­gam­ber yararlı bilgi iste­meyi tav­siye etmiş, biz­zat ken­disi de Allah’tan bu dilekte bulunmuştur.

( Ayet 276. ) Allah, faiz malını mah­ve­der, sada­ka­ları ise artı­rır (bere­ket­len­di­rir). Allah hiç­bir günah­kâr nan­körü sevmez.

Burada “sadakalar”dan mak­sat hem farz olan zekat hem de nafile ola­rak Allah yolunda yapı­lan bağış­lar­dır. Âyet-i kerime, hem sada­ka­la­rın seva­bı­nın kat kat ola­ca­ğını hem de sada­kası veri­len mal­la­rın bere­ket­len­di­ri­lip artı­rı­la­ca­ğını ifade etmektedir.

( Ayet 282, ) Ey iman eden­ler! Belli bir süre için bir­bi­ri­nize borç­lan­dı­ğı­nız zaman bunu yazın. Ara­nızda bir yazıcı ada­letle yaz­sın. Yazıcı, Allah’ın ken­di­sine öğret­tiği şekilde yaz­mak­tan kaçın­ma­sın, (her şeyi olduğu gibi dos­doğru) yaz­sın. Üze­rinde hak olan (borçlu) da yaz­dır­sın ve Rabbi olan Allah’tan kor­kup sakın­sın da borç­tan hiç­bir şeyi eksik etme­sin (hep­sini tam yaz­dır­sın). Eğer borçlu, aklı erme­yen, veya zayıf bir kimse ise, ya da yaz­dı­ra­mı­yorsa, velisi ada­letle yaz­dır­sın. (Bu işleme) şahit­lik­le­rine güven­di­ği­niz iki erkeği; eğer iki erkek olmazsa, bir erkek ve iki kadını şahit tutun. Bu, onlar­dan biri unu­ta­cak olursa, diğe­ri­nin ona hatır­lat­ması için­dir. Şahit­ler çağı­rıl­dık­ları zaman (gel­mek­ten) kaçın­ma­sın­lar. Az olsun, çok olsun, borcu süre­sine kadar yaz­mak­tan usan­ma­yın. Bu, Allah katında ada­lete daha uygun, şahit­lik için daha sağ­lam, şüp­heye düş­me­me­niz için daha elve­riş­li­dir. Yal­nız, ara­nızda hemen alıp ver­di­ği­niz peşin tica­ret olursa, onu yaz­ma­ma­nız­dan ötürü üze­ri­nize bir günah yok­tur. Alış-veriş yap­tı­ğı­nız zaman da şahit tutun. Yazana da, şahide de bir zarar verilmesin.

Âye­tin bu kısmı “Ne yazıcı ne de şahid (ada­let­ten ayrı­la­rak hak sahip­le­rine) zarar ver­me­sin­ler” şek­linde de ter­cüme edilebilir.

( Ayet 282, ) Eğer aksini yapar­sa­nız, bu sizin için günah­kârca bir dav­ra­nış olur. Allah’a karşı gel­mek­ten sakı­nın. Allah size öğre­ti­yor. Allah her şeyi hak­kıyla bilendir.

Bu âyette, borç ve alış veriş işlem­le­rinde anlaş­maz­lık çık­ma­sını önle­yecek, taraf­la­rın hak­sız­lığa uğra­ma­ma­sını sağ­la­ya­cak bel­ge­len­dirme, şahit tutma ve rehin gibi önlem­le­rin alın­ması isten­mek­te­dir. Bu uygu­la­ma­la­rın ne şekilde ger­çek­leş­ti­ri­le­ceği konu­sunda ayrın­tı­lara kadar inil­miş olması konuya veri­len önemi gös­ter­mesi bakı­mın­dan dik­kat çeki­ci­dir. Ancak pren­sip, işle­min sağ­lama alın­ması olmakla bera­ber kar­şı­lıklı güven duy­gu­su­nun da önemli bir unsur olduğu ve bunun kötüye kul­la­nıl­ma­ması gerek­tiği vurgulanmaktadır.

en’am süresinin türkçe meali

en’am süresinin türkçe meali

1. Elehümdü lillahillezı halekas semavati vel erda ve cealez zulümati ven nur sümmellezıne keferu bi rabbihim ya’dilun
2. Hüvellezı halekaküm min tıynin sümme kada ecela ve ecelüm müsemmen ındehu sümme entüm temterun
3. Ve hüvellahü fis semavati ve fil ard ya’lemü sirraküm ve cehraküm ve ya’lemü ma teksibun
4. Ve ma te’tıhim min ayetim min ayati rabbihim illa kanu anha mu’ridıyn
5. Fe kad kezzebu bil hakkı lemma caehüm fe sevfe ye’tıhim embaü ma kanu bihı yestehziun
6. E lem yerav kem ehlekna min kablihim min karnim mekkennahüm fil erdı ma lem nümekkil leküm ve erselnes semae aleyhim midrara ve cealnel enhara tecrı min tahtihim fe ehleknahüm bi zünubihim ve enşe’na mim ba’dihim karnen aharın
7. Ve lev nezzelna aleyke kitaben fı kırtasin fe lemessuhü bi eydıhim le kalellezıne keferu in haza illa sıhrum mübın
8. Ve kalu lev la ünzile aleyhi melek ve lev enzelna melekel lekudıyel emru sümme la yünzarun
9. Ve lev cealnahü melekel le cealnahü racülev ve lelebesna aleyhim ma yelbisun
10. Ve le kadistühzie bi rusülim min kablike fe haka billezıne sehıru minhüm ma kanu bihı yestehziun
11. Kul sıru fil erdı sümmenzuru keyfe kane akıbetül mükezzibın
12. Kul li mem ma fis semavati vel ard kul lillah ketebe ala nefsihir rahmeh le yecmeanneküm ila yevmil kıyameti la raybe fıh ellezıne hasiru enfüsehüm fe hüm la yü’minun
13. Ve lehu ma sekene fil leyli ven nehar ve hüves semıul alım
14. Kul e ğayrallahi ettehıü veliyyen fatıris semavati vel erdı ve hüve yut’ımü ve la yüt’am kul innı ümirtü en ekune evvele men esleme ve la tekunenne minel müşrikın
15. Kul innı ehafü in asaytü rabbı azabe yevmin azıym
16. Mey yusraf anhü yevmeizin fe kad rahımeh ve zalikel fevzül mübın
17. Ve iy yemseskellahü bi durrin fe la kaşife lehu illa hu ve iy yemseske bi hayrin fe hüve ala külli şey’in kadır
18. Ve hüvel kahiru fevka ıbadih ve hüvel hakımül habır
19. Kul eyyü şey’in ekberu şehadeh kulillahü şehıdüm beynı ve beyneküm ve uhıye ileyye hazel kur’anü li ünziraküm bihı ve mem belağ e inneküm le teşhedune enne meallahi aliheten uhra kul la eşhed kul innema hüve ilahüv vahıdüv ve innenı berıüm mimma tüşrikun
20. Ellezıne ateynahümül kitabe ya’rifunehu kema ya’rifune ebnaehüm ellezıne hasiru enfüsehüm fe hüm la yü’minun
21. Ve men azlemü kmimmeniftera alellahi keziben ev kezzebe bi ayatih innehu la yüflihuz zalimun
22. Ve yevme nahşüruhüm cemıan sümme nekulü lillezıne eşraku eyne şürakaükümüllezıne küntüm tez’umun
23. Sümme lem tekün fitnetühüm illa en kalu vallahi rabbina ma künna müşrikın
24. Ünzur keyfe kezebu ala enfüsihim ve dalle anhüm ma kanu yefterun
25. Ve minhüm mey yestemiu ileyk ve cealna ala kulubihim ekinneten ey yefkahuhü ve fı azanihim vakra ve iy yerav külle ayetil la yü’minu biha hatta iza cauke yücadiluneke yekulüllezıne keferu in haza illa esatıyrul evvelın
26. Ve hüm yenhevne anhü ve yen’evne anh ve iy yühlikune illa enfüsehüm ve ma yeş’urun
27. Ve lev tera iz vükıfu alen nari fe kalu ya leytena nüraddü ve la nükezzibe bi ayati rabbina ve nekune minel mü’minın
28. Bel bedalehüm ma kanu yuhfune min kabl ve lev ruddu le adu lima nühu anhü ve innehüm le kazibun
29. Ve kalu in hiye illa hayatüned dünya ve ma nahnü bi meb’usın
30. Ve lev tera iz vükıfu ala rabbihim kale e leyse haza bil hakk kalu bela ve rabbina kale fe zukul azabe bima küntüm tekfürun
31. Kad hasirallezıne kezzebu bi likaillah hatta iza caethümüs saatü bağteten kalu ya hasratena ala ma ferratna fıha ve hüm yahmilune evzarahüm ala zuhurihim e la sae ma yezirun
32. Ve mel hayatüd dünya illa leıbüv ve lehv ve leddarul ahıratü hayrul lillezıne yettekun e fe la ta’kılun
33. Kad na’lemü innehu le yahzünükellezı yekulune fe innehüm la yükezzibuneke ve lakinnez zalimıne bi ayatillahi yechadun
34. Ve le kad küzzibet rusülüm min kablike fe saberu ala ma küzzibu ve uzu hatta etahüm nasruna ve la mübeddile li kelimatillah ve le kad caeke min nebeil mürselın
35. Ve in kane kebüra aleyke ı’raduhüm fe inisteta’te en tebteğıye nefekan fil erdı ev süllemen fis semai fe te’tiyehüm bi ayeh ve lev şaellahü le cemeahüm alel hüda fe la tekunenne minel cahilın
36. İnnema yestecıbüllezıne yesmeun vel mevta yeb’asühümüllahü sümme ileyhi yürceun
37. Ve kalu lev la nüzzile aleyhi ayetüm mir rabbih kul innellahe kadirun ala ey yünezzile ayetev ve lakinne ekserahüm la ya’lemun
38. Ve ma min dabbetin fil erdı ve la tairiy yetıyru bi cenahayhi illa ümemün emsalüküm ma ferratna fil kitabi min şey’in sümme ila rabbihim yuhşerun
39. Vellezıne kezzebu bi ayatina summüv ve bükmün fiz zulümat mey yeşeillahü yudlilh ve mey yeşe’yec’alhü ala sıratım müstekıym
40. Kul eraeyteküm in etaküm azabüllahi ev etetkümüs saatü e ğayrallahi ted’un in küntüm sadikıyn
41. Bel iyyahü ted’une fe yekşifü ma ted’une ileyhi in şae ve tenzevne ma tüşrikun
42. Ve le kad erselna ila ümemim min kablike fe ehaznahüm bil be’sai ved darrai leallehüm yetedarraun
43. Fe lev la iz caehüm be’süna tedarrau ve lakin kaset kulubühüm ve zeyyene lehümüş şeytanü ma kanu ya’melun
44. Felemma nesu ma zükkiru bihı fetahna aleyhim ebvabe külli şey’ hatta iza ferihu bima utu ehaznahüm bağteten fe iza hüm müblisun
45. Fe kutıa dabirul kavmillezıne zalemu vel hamdü lillahi rabbil alemın
46. Kul eraeytüm in ehazellahü sem’aküm ve ebsaraküm ve hateme ala kulubiküm men ilahün ğayrullahi ye’tıküm bih ünzur keyfe nüsarrifül ayati sümme hüm yasdifun
47. Kul eraeyteküm in etaküm azabüllahi bağteten ev cehraten hel yühlekü illel kavmüz zalimun
48. Ve ma nürsilül mürselıne illa mübeşşirıne ve münzirın fe men amene ve asleha fe la havfün aleyhim ve la hüm yahzenun
49. Vellezıne kezzebu bi ayatina yemessühümül azabü bi ma kanu yefükun
50. Kul la ekulü leküm ındı hazainüllahi ve la a’lemül ğaybe ve la ekulü leküm innı melek in ettebiu illa ma yuha ileyy kul hel yestevil a’ma vel besıyr e fe la tetefekkerun
51. Ve enzir bihillezıne yehafune ey yuhşeru ila rabbihim leyse lehüm min dunihı veliyyüv ve la şefıul leallehüm yettekun
52. Ve la tatrudillezıne yed’une rabbehüm bil ğadati vel aşiyyi yürıdune vecheh ma aleyke min hısabihim min şey’iv ve ma min hısabike aleyhim min şey’in fe tatrudehüm fe tekune minez zalimın
53. Ve kezalike fetenna ba’dahüm bi ba’dıl li yekulu e haülai mennellahü aleyhim mim beynina e leysellahü bi a’leme biş şakirın
54. Ve iza caekellezıne yü’minune bi ayatina fe kul selamün aleyküm ketebe rabbüküm ala nefsihir rahmete ennehu men amile minküm suem bi cehaletin sümme tabe mim ba’dihı ve asleha fe ennehu ğafurur rahıym
55. Ve kezalike nüfessılül ayati ve li testebıne sebılül mücrimın
56. Kul innı nühıtü en a’büdellezıne ted’une min dunillah kul la ettebiu ehvaeküm kad daleltü izev ve ma ene minel mühtedın
57. Kul innı ala beyyinetim mir rabbı ve kezzebtüm bih ma ındı ma testa’cilune bih inil hukmü illa lillah yekussul hakka ve hüve hayrul fasılın
58. Kul lev enne ındı ma testa’cilune bihı le kudiyel emru beynı ve beyneküm vallahü a’lemü biz zalimın
59. Ve ındehu mefatihul ğaybi la ya’lemüha illa hu ve ya’lemü ma fil berri vel bahr ve ma teskutu miv verakatin illa ya’lemüha ve la habbetin fı zulümatil erdı ve la ratbiv ve la yavisin illa fı kitabim mübın
60. Ve hüvellezı yeteveffaküm bil leyli ve ya’lemü ma cerahtüm bin nehari sümme yeb’asüküm fıhi li yukda ecelüm müsemma sümme ileyhi merciuküm sümme yünebbiüküm bi ma küntüm ta’melun
61. Ve hüvel kahiru fevka ıbadihı ve yürsilü aleyküm hafezah hatta iza cae ehadekümül mevtü teveffethü rusülüna ve hüm la yüferritun
62. Sümme ruddu ilellahi mevlahümül hakk e la lehül hukmü ve hüve esraul hasibın
63. Kul mey yüneccıküm min zulümatil berri vel bahri ted’unehu tedarruav ve hufyeh le in encana min hazihı le nekunenne mineş şakirın
64. Kulillahü yüneccıküm minha ve min külli kerbin sümme entüm tüşrikun
65. Kul hüvel kadiru ala ey yeb’ase aleyküm azabem min fevkıküm ev min tahti ercüliküm ev yelbiseküm şiyeav ve yüzıka ba’daküm be’se ba’d ünzur keyfe nüsarrifül ayati leallehüm yefkahun
66. Ve kezzebe bihı kavmüke ve hüvel hakk kul lestü aleyküm bi vekıl
67. Li külli nebeim müstekarruv ve sevfe ta’lemun
68. Ve iza raeytellezıne yehudune fı ayatina fe a’rıd anhüm hatta yehudu fı hadısin ğayrih ve imma yünsiyennekeş şeytanü fe la tak’ud ba’dez zikra meal kavmiz zalimın
69. Ve ma alellezıne yettekune min hısabihim min şey’iv ve lakin zikra leallehüm yettekun
70. Ve zerillezınettehazu dınehüm leıbev ve lehvev ve ğarrathümül hayatüd dünya ve zekkir bihı en tübsele nefsüm bima kesebet leyse leha min dunillahi veliyyüv ve la şefiy’ ve in ta’dil külle adlil la yü’haz minha ülaikellezıne übsilu bima kesebu lehüm şerabüm min hamımiv ve azabün elımüm bima kanu yekfürun
71. Kul e ned’u min dunillahi ma la yenfeuna ve la yedurruna ve nüraddü ala a’kabina ba’de iz hedanellahü kellezistehvethüş şeyatıynü fil erdı hayrane lehu ashabüy yed’unehu ilel hüde’tina kul inne hüdellahi hüvel hüda ve ümirna li nüslime li rabbil alemın
72. Ve en ekıymüs salate vettekuh ve hüvellezı ileyhi tuhşerun
73. Ve hüvellezı halekas semavati vel erda bil hakk ve yevme yekulü kün fe yekun kavlühül hakk ve lehül mülkü yevme yünfehu fis sur alimül ğaybi veş şehadeh ve hüvel hakımül habır
74. Ve iz kale ibrahımü li ebıhi azera etettehızü asnamen aliheh innı erake ve kavmeke fı dalalim mübın
75. Ve kezalike nürı ibrahıme melekutes semavati vel erdı ve li yekune minel mukının
76. Felemma cenne aleyhil leylü raa kevkeba kale haza rabbı felemma efele kale la ühıbbül afilın
77. Felemma rael kamera baziğan kale haza rabbı felemma efele kale leil lem yehdinı rabbı le ekunenne minel kavmid dallın
78. Felemma raeş şemse baziğaten kale haza rabbı haza ekber felemma efelet kale ya kavmi innı berıüm mimma tüşrikun
79. İnnı veccehtü vechiye lillezı fetaras semavati vel erda hanıfev ve ma ene minel müşrimın
80. Ve haccehu kavmüh kale e tühaccunnı fillahi ve kad hedan ve la ehafü ma tüşrikune bihı illa ey yeşae rabbı şey’a vesia rabbı külle şey’in ılma e fe la tetezekkerun
81. Ve keyfe ehafü ma eşraktüm ve la tehafune enneküm eşraktüm billahi ma lem yünezzil bihı aleyküm sültana fe eyyül ferıkayni ehakku bil emn in küntüm ta’lemun
82. Ellezıne amenu ve lem yelbisu ımanehüm bi zulmin ülaike lehümül emnü ve hüm mühtedun
83. Ve tilke huccetüna ateynaha ibrahıme ala kavmih nefeu deracatim men neşa’ inne rabbeke hakımün alım
84. Ve vehebna lehu ishaka ve ya’kub küllen hedeyna ve nuhan hedeyna min kablü ve min zürriyyetihı davude ve süleymane ve eyyube ve yusüfe ve musa ve harun ve kezalike neczil muhsinın
85. Ve zekeriyya ve yahya ve ıysa ve ilyas küllüm mines salihıyn
86. Ve ismaıyle vel yesea ve yunüse ve luta ve küllen faddalna alel alemın
87. Ve min abaihim ve zürriyyatihim ve ıhvanihim vectebeyna hüm ve hedeynahüm ila sıratım müstekıym
88. Zalike hüdellahi yehdı bihı mey yeşaü min ıbadih ve lev eşraku le habita anhüm ma kanu ya’melun
89. Ülaikellezıne ateynahümül kitabe vel hukme ven nübüvveh fe iy yekfür biha haülai fe kad vekkelna biha kavmel leysu biha bi kafirun
90. Ülaikellezıne hedellahü fe bi hüdahümuktedih kul la es’elüküm aleyhi ecra in hüve illa zikra lil alemın
91. Ve ma kaderullahe hakka kadrihı iz kalu ma enzelellahü ala beşerim min şey’ kul men enzelel kitabellezı cae bihı musa nurav ve hüdel lin nasi tec’alunehu karatıyse tübduneha ve tuhfune kesıra ve ullimtüm ma lem ta’lemu entüm ve la abaüküm kulillahü sümme zerhüm fı havdıhüm yel’abun
92. Ve haza kitabün enzelnahü mübaraküm müsaddikullezı beyne yedeyhi ve li tünzira ümmel kura ve men havleha vellezıne yü’minune bil ahırati yü’minune bihı ve hüm ala salatihim yühafizun
93. Ve men azlemü mimmeniftera alellahi keziben ev kale uhıye ileyye ve lem yuha ileyhi şey’üv ve men kale seanzilü misle ma enzelellah ve le v tera iziz zalimune fı ğameratil mevti vel melaiketü basitu eydıhim ahricu enfüseküm elyevme tüczevne azabel huni bi ma küntüm tekulune alellahi ğayral hakkı ve küntüm an ayatihı testekbirun
94. Ve le kad ci’tümuna furada kema halaknaküm evvele merrativ ve teraktüm ma havvelnaküm verae zuhuriküm ve ma nera meaküm şüfeaekümüllezıne zeamtüm ennehüm fıküm şüraka’ le kad tekattaa beyneküm ve dalle anküm ma küntüm tez’umun
95. İnnellahe falikul habbi ven neva yuhricül hayye minel meyyiti ve muhricül meyyiti minel hayy zalikümüllahü fe enna tü’fekun
96. Falikul ısbah ve cealel leyle sekenev veş şemse vel kamera husbana zalike takdırul azızil alım
97. Ve hüvellezı ceale lekümün nücume li tehtedu biha fı zulümatil berri vel bahr kad fassalnel ayati li kavmiy ya’lemun
98. Ve hüvellezı enşeeküm min nefsiv vahıdetin fe müstekarruv ve müstevda’ kad fassalnel ayati li kavmiy yefkahun
99. Ve hüvellezı enzele mines semai maa fe ahracna bihı nebate külli şey’in fe ahracna minhü hadıran nuhricü minhü habbem müterakiba veminen nahli min tal’iha kınvanün daniyetüv ve cennatim min a’nabiv vez zeytune ver rummane müştebihev ve ğayra müteşabih ünzuru ila semerihı iza esmera ve yen’ıh inne fı zaliküm le ayatil li kavmiy yü’minun
100. Ve cealu lillahi şürakael cinne ve halekahüm ve haraku lehu benıne ve benatim bi ğayri ılm sübhanehu ve teala amma yesıfun
101. Bedrıus semavati vel ard enna yekunü lehu veledüv ve lem tekül lehu sahıbeh ve haleka külle şey’ ve hüve bi külli şey’in alım
102. Zalikümüllahü rabbüküm la ilahe illa hu haliku külli şey’in fa’büduh ve hüve ala külli şey’iv vekıl
103. La tüdrikühül ebsaru ve hüve yüdrikül ebsar ve hüvel latıyfül habır
104. Kad caeküm besairu mir rabbiküm fe men ebsara fe li nefsih ve men amiye fe aleyha ve ma ene aleyküm bi hafıyz
105. Ve kezalike nüsarrifül ayati ve li yekulu deraste ve li nübeyyinehu li kavmiy ya’lemun
106. İttebı’ ma uhıye ileyke mir rabbik la ilahe illa hu ve a’rıd anil müşrikın
107. Ve lev şaellahü ma eşraku ve ma cealnake aleyhim hafıyza ve ma ente aleyhim bi vekıl
108. Ve la tesübbüllezıne yed’une min dunillahi fe yesübbullahe advem bi ğayri ılm kezalike zeyyenna likülli ümmetin amele0hüm sümme ila rabbihim merciuhüm fe yünebbiühüm bi ma kanu ya’melun
109. Ve askemu billahi cehde eymanihim le in caethüm ayetül le yü’minünne biha kul innemel ayatü ındellahi ve ma yüş’ıruküm enneha iza caet la yü’minun
110. Ve nükallibü ef’idetehüm ve ebsarahüm kema lem yü’minu bihı evvele merrativ ve nezeruhüm fı tuğyanihim ya’mehun
111. Ve lev ennena nezzelna ileyhimül melaikete ve kelemmehümül mevta ve haşerna aleyhim külle şey’in kubülem ma kanu li yü’minu illa ey yeşaellahü ve lakinne ekserahüm yechelun
112. Ve kezalike cealna li külli nebiyyin adüvven şeyatıynel insi vel cinni yuhıy ba’duhüm illa ba’dın zuhrufel kavli ğurura ve lev şae rabbüke ma fealuhü fezerhüm ve ma yefterun
113. Ve li tesğa ileyhi ef’idetüllezıne la yü’minune bil ahırati ve li yerdavhü ve li yakterifu ma hüm mukterifun
114. E fe ğayrallahi ebteğıy hakamev ve hüvellezı enzele ileykümül kitabe müfassala vellezıne ateynahümül kitabe ya’lemune ennehu münezzelüm mir rabbike bil hakkı fe la tekunenne minel mümterın
115. Ve temmet kelimetü rabbike sıdkav ve adla la mübeddile li kelimatih ve hüves semıul alım
116. Ve in tütı’eksera men fil erdı yüdılluke an sebılillah iy yettebiune illez zanne ve in hüm illa yahrusun
117. İnne rabbeke hüve a’lemü mey yedıllü an sebılil ve hüve a’lemü bil mühtedın
118. Fe külu mimma zükirasmüllahi aleyhi in küntüm bi ayatihı mü’minın
119. Ve maleküm ella te’külu mimma zükirasmüllahi aleyhi ve akd fassale leküm ma harrame aleyküm illa madturirtüm ileyh ve inne kesıral le yüdıllune bi ehvaihim bi ğayri ılm inne rabbeke hüve a’lemü bil mu’tedın
120. Ve zeru zahiral ismi ve batıneh innellezıne yeksibunel isme seyüczevne bima kanu yakterifun
121. Ve la te’külu mimma lem yüzkerismüllahi aleyhi ve innehu lefısk ve inneş şeyatıyne le yuhune ila evliyaihim li yücadiluküm ve in eta’tümuhüm inneküm le müşrikun
122. E ve men kane meyten fe ahyeynahü ve cealna lehu nuray yemşı bihı fin nasi ke mem meselühu fiz zulümati leyse bi haricim minha kezalike züyyine lil kafirıne ma kanu ya’melun
123. Ve kezalike cealna fı külli karyetin ekabira mücrimıha li yemküru fıha ve ma yemkürune illa bi enfüsihim ve ma yeş’urun
124. Ve iza caethüm ayetün kalu len nü’mine hatta nü’ta misle ma utiye rusülüllah Allahü a’lemü haysü yec’alü risaleteh seyüsıybüllezıne ecramu sağarun ındellahi ve azabün şedıdüm bima kanu yemkürun
125. Fe mey yüridillahü ey yehdiyehu yeşrah sadrahu lil islam ve mey yürid ey yüdılehu yec’al sadrahu dayyikan haracen ke ennema yessa’adü fis sema’ kezalike yec’alüllahür ricse alellezıne la yü’minun
126. Ve haza sıratu rabbike müstekıyma kad fessalnel ayati li kavmiy yezzekkerun
127. Lehüm darus selami ınde rabbihim ve hüve veliyyühüm bima kanu ya’melun
128. Ve yevme yahşurühüm cemıa ya ma’şeral cinni kadisteksertüm minel ins ve kale evliyaühüm minel insi rabbenestemtea ba’duna bi ba’dıv ve belağna ecelenellezı eccelte lena kalen naru mesvaküm halidıne fıha illa ma şaellah inne rabbeke hakımün alım
129. Ve kezalike nüvellı ba’daz zalimıne ba’dam bima kanu yeksibun
130. Ya ma’şeral cinni vel insi e lem ye’tiküm rusülüm minküm yekussune aleyküm ayatı ve yünziruneküm likae yevmiküm haza kalu şehidna ala enfüsina ve ğarrathümül hayatüd dünya ve şehıdu ala enfüsihim ennehüm kanu kafirın
131. Zalike el lem yekür rabbüke mühlikel kura bi zulmiv ve ehlüha ğafilun
132. Ve li küllin deracatüm mimma amilu ve ma rabbüke bi ğafilin amma ya’melun
133. Ve rabbükel ğaniyyü zür rahmeh iy yeşa’ yüzhibküm ve yestahlif mim ba’diküm ma yeşaü kema enşeeküm min zürriyyeti kavmin aharın
134. İnnema tuadune leativ ve ma entüm bi mu’cizın
135. Kul ve kavmı’melu ala mekanetiküm innı amil fe sevfe ta’lemune men tekunü lehu akıbetüd dar innehu la yüflihuz zalimun
136. Ve cealu lillahi mimma zerae minel harsi vel en’ami nesıyben fe kalu haza lillahi bi za’mihim ve haza li şürakaina fe ma kane li şürakaihim fe la yesılü ilellah ve ma kane lillahi fe hüve yesılü ila şürakaihim sae ma yahkümun
137. Ve kezalike zeyyene li kesırim minel müşrikıne katle evladihim şürakaühüm li yürduhüm ve li yelbisu aleyhim dınehüm ve lev şaellahü ma fealuhü fezerhüm ve ma yefterun
138. Ve kalu hazihı en’amüv ve harsün hıcr la yat’amüha illa men neşaü bi za’mihim ve en’amün hurrimet zuhuruha ve en’amül la yezkürunesmellahi aleyheftiraen aleyh seyeczıhim bima kanu yefterun
139. Ve kalu ma fı butuni hazihil en’ami halisatül li zükurina ve muharramün ala ezvacina ve iy yeküm meyteten fe hüm fıhi şüraka’ seyeczıhim vasfehüm innehu hakımün alım
140. Kad hasirallezıne katelu evladehüm sefehem bi ğayri ılmiv ve harramu ma razekahümüllahüftiraen alellah kad dallu ve ma kanu mühtedın
141. Ve hüvellezı enşee cennatim ma’ruşativ ve ğayra ma’ruşativ ven nahle vez zer’a muhtelifen ükülühu vez zeytune ver rummane müteşabihev ve ğayra müteşabih külu min semerihı iza esmera ve atu hakkahu yevme hasadihı ve la tüsrifu innehu la yühıbbül müsrifın
142. Ve minel en’ami hamuletev ve ferşa külu mimma razekakümüllahü ve la tettebiu hutuvatiş şeytan innehu leküm adüvvüm mübın
143. Semaniyete ezvac mined da’nisneyni ve minel ma’zisneyn kul azzekerayni harrame emil ünseyeyn nebiunı bi ılmin in küntüm sadikıyn
144. Ve minel ibilisneyni ve minel bekarisneyn kul azzekerayni harrame emil ünseyeyni emmeştemelet aleyhi erhamül ünseyeyn em küntüm şühedae iz vessakümüllahü bi haza fe men azlemü mimmeniftera alellahi kezibel li yüdıllen nase bi ğayri ılm innellahe la yehdil kavmez zalimın
145. Kul la ecidü fı ma uhıye ileyye müharramen ala taımiy yat’amühu illa ey yekune meyteten ev demem mesfuhan ev lahme hınzırin fe innehu ricsün ev fiskan ühille li ğayrillahi bih fe menidturra ğayra bağıv ve la adin fe inne rabbeke ğafurur rahıym
146. Ve alellezıne hadu harramna külle zı zufür ve minel bekari vel ğanemi harramna aleyhim şühumehüma illa ma hamelet zuhuruhüma evil havaya ev mahteleta bi azm zalike cezeynahüm bi bağyihim ve inna lesadikun
147. Fe in kezzebuke fe kur rabbüküm zu rahmetiv vasiah ve la yüraddü be’sühu anil kavmil mücrimın
148. Seyekulüllezıne eşraku lev şaellahü ma eşrakna ve la abaüna ve la harramna min şey’ kezalike kezzebellezıne min kablihim hatta zaku be’sena kul hel ındeküm min ılmin fe tuhricuhü lena in tettebiune illez zanne ve in entüm illa tahrusun
149. Kul fe lillahil huccetül baliğah fe lev şae le hedaküm ecmeıyn
150. Kul helümme şühedaekümüllezıne yeşhedune ennellahe harrame haza fe in şehidu fe la teşhed meahüm ve la tettebı’ ehvaellezıne kezzebu bi ayatina vellezıne la yü’minune bil ahırati ve hüm bi rabbihim ya’dilun
151. Kul tealev etlü ma harrame rabbüküm aleyküm ella tüşriku bihı şey’a ve bil valideyni ıhsana ve la taktülu evladeküm min imlak nahnü nerzükuküm ve iyyahüm ve la takrabül fevahışe ma zahera minha ve ma betan ve la taktülün nefselletı harramellahü illa bil hakk zaliküm vessaküm bihı lealleküm ta’kılun
152. Ve la takrabu malel yetımi illa billetı hiya ahsenü hatta yeblüğa eşüddeh ve evfül keyle vel mizane bil kıst la nükellifü nefsen illa vüs’aha ve iza kultüm fa’dilu ve lev kane za kurba ve bi ahdillahi evfu zaliküm vassaküm bihı lealleküm tezekkerun
153. Ve enne haza zıratıy müstekıymen fettebiuh ve la tettebius sübüle fe teferraka biküm an sebılih zaliküm vassaküm bihı lealleküm tettekun
154. Sümme ateyna musel kitabe temamen alellezı ahsene ve tefsıylel likülli şey’iv ve hüdev ve rahmetel leallehüm bi likai rabbihim yü’minun
155. Ve haza kitabün enzelnahü mübarakün fettebiuhü vetteku lealleküm türhamun
156. En tekulu innema ünzilel kitabü ala taifeteyni min kablina ve in künna an dirasetihim leğafilın
157. Ev tekulu lev enna ünzile aleynel kitabü le künna ehda minhüm fe kad caeküm beyyinetüm mir rabiküm ve hüdev ve rahmeh fe min azlemü mimmen kezzebe bi ayatillahi ve sadefe anha seneczillezıne yasdifune an ayatina suel azabi bi ma kanu yasdifun
158. Hel yenzurune illa en te’tiyehümül melaiketü ev ye’tiye rabbüke ev ye’tiye ba’du ayati rabbik yevme ye’tı ba’du ayati rabbike la yenfeu nefsen ımanüha lem tekün amenet min kablü ev kesebet fı ımaniha hayra kulintezıru inna müntezırun
159. İnnellezıne ferreku dınehüm ve kanu şiyeal leste minhüm fı şey’ innema emruhüm ilellahi sümme yünebbiühüm bima kanu yef’alun
160. Men cae bil haseneti fe lehu aşru emsaliha ve men cae bis seyyieti fe la yücza illa misleha ve hüm la yuzlemun
161. Kul innenı hedanı rabbı ila sıratım müstekıym dınen kıyemem millete ibrahıme hanıfa ve ma kane minel müşrikın
162. Kul inne salati ve nüsükı ve mahyaye ve mematı lillahi rabbil alemın
163. La şerıke leh ve bi zalike ümirtü ve ene evvelül müslimın
164. Kul e ğayrallahi ebğıy rabbev ve hüve rabbü külli şey’ ve la teksibü küllü nefsin illa aleyha ve la teziru vaziratüv vizra uhra sümme ila rabbiküm merciuküm fe yünebbiüküm bima küntüm fıhi tahtelifun
165. Ve hüvellezı cealeküm halaifel erdı ve rafea ba’daküm fevka ba’dın deracatil li yeblüveküm fı ma ataküm inne rabbeke serıul ıkabi ve innehu le ğafurur rahıym

Sad Süresinin Okunuşu

Sad Süresinin Okunuşu

Rahman Rahim olan Allah’ın adıyla

Sad, Zikir dolu Kur’an’a andolsun;
Hayır; o inkar edenler (boş) bir gurur ve bir parçalanma içindedirler.
Biz kendilerinden önce, nice kuşakları yıkıma uğrattık da onlar feryad ettiler; ancak (artık) kurtulma zamanı değildi.
İçlerinden kendilerine bir uyarıcının gelmesine şaştılar. Kafirler dedi ki: “Bu, yalan söyleyen bir büyücüdür.”
“İlahları bir tek ilah mı yaptı? Doğrusu bu, şaşırtıcı bir şey.”
Onlardan önde gelen bir grup: “Yürüyün, ilahlarınıza karşı (bağlılıkta) kararlı olun; çünkü asıl istenen budur” diye çekip gitti.
“Biz bunu, diğer dinde işitmedik, bu, içi boş bir uydurmadan başkası değildir.”
“Zikir (Kur’an), içimizden ona mı indirildi?” Hayır, onlar Benim zikrimden bir kuşku içindedirler. Hayır, onlar henüz Benim azabımı tatmamışlardır.
Yoksa, güçlü ve üstün olan, karşılıksız bağışlayan Rabbinin hazineleri onların yanında mıdır?
Yoksa göklerin, yerin ve bu ikisi arasında bulunanların mülkü onların mı? Öyleyse, sebepler içinde (bir imkan ve güç bularak göğe) yükselsinler.
Onlar, burada (çeşitli) fırkalardan olma bozguna uğratılmış bir ordu(durlar).
Onlardan önce Nuh kavmi, Ad ve kazıklar sahibi Firavun da yalanlamıştı.
Semud, Lut kavmi ile Eyke halkı da. İşte onlar (Allah’a karşı isyanda birleşen ve güç toplayan) fırkalar(dı).
Hepsi de elçileri yalanladılar, böylece azapla-sonuçlandırmam (onlara) hak oldu.
Bunlar da, (geldiğinde) bir anlık gecikmesi bile olmayan bir tek çığlıktan başkasını gözetlemiyorlar.
(Alaylı alaylı) Dediler ki: “Rabbimiz, hesap gününden önce (azaptan bize vadettiğin) payımızı çabuklaştırıver.”
Sen onların söylediklerine karşı sabret ve Bizim güç sahibi kulumuz Davud’u hatırla; çünkü o, (her tutum ve davranışında Allah’a) yönelen biriydi.

Doğrusu Biz dağlara boyun eğdirdik, akşam ve sabah kendisiyle birlikte (Allah’ı) tesbih ederlerdi.

Ve toplanıp gelen kuşları da. Hepsi onunla (Allah’ı tesbih etmede uyum içinde) yönelip-dönmekte olanlar idi.
Onun mülkünü güçlendirmiştik. Ona hikmet ve anlatım çarpıcılığını vermiştik.
Sana o davacıların haberi geldi mi? Hani mihraba (Davud’un bulunduğu yere girmek için) yüksek duvardan tırmanmışlardı.
Davud’a girdiklerinde, o, onlardan ürkmüştü; dediler ki: “Korkma, iki davacıyız, birimiz diğerimize haksızlıkta bulundu. Şimdi sen aramızda hak ile hükmet, kararında zulme sapma ve bizi doğru yolun ortasına yöneltip-ilet.”
“Bu benim kardeşimdir, doksan dokuz koyunu vardır, benimse bir tek koyunum var. Buna rağmen “Onu da benim payıma (koyunlarıma) kat” dedi ve bana, konuşmada üstün geldi.”
(Davud) Dedi ki: “Andolsun senin koyununu, kendi koyunlarına (katmak) istemekle sana zulmetmiştir. Doğrusu, (emek ve mali güçlerini) birleştirip katan (ortak)lardan çoğu, birbirlerine karşı tecavüz ederler; ancak iman edip salih amellerde bulunanlar başka. Onlar da ne kadar azdır.” Davud, gerçekten Bizim onu imtihan ettiğimizi sandı, böylece Rabbinden bağışlanma diledi ve rüku ederek yere kapandı ve (Bize gönülden) yönelip-döndü.
Böylece onu bağışladık. Şüphesiz onun Bizim Katımız’da gerçekten bir yakınlığı ve varılacak güzel bir yeri vardır.
“Ey Davud, gerçek şu ki, Biz seni yeryüzünde bir halife kıldık. Öyleyse insanlar arasında hak ile hükmet, istek ve tutkulara (hevaya) uyma; sonra seni Allah’ın yolundan saptırır. Şüphesiz Allah’ın yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarından dolayı şiddetli bir azap vardır.”
Biz gökyüzünü, yeryüzünü ve ikisi arasında bulunan şeyleri batıl olarak yaratmadık. Bu, inkar edenlerin zannıdır. Ateşten (görecekleri azaptan) dolayı vay o inkar edenlere.
Yoksa Biz, iman edip salih amellerde bulunanları yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlar gibi (bir) mi tutacağız? Ya da muttakileri facirler gibi (bir) mi tutacağız?
(Bu Kur’an,) Ayetlerini, iyiden iyiye düşünsünler ve temiz akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir Kitap’tır.
Biz Davud’a Süleyman’ı armağan ettik. O, ne güzel kuldu. Çünkü o, (daima Allah’a) yönelip-dönen biriydi.
Hani ona akşama yakın, bir ayağını tırnağı üstüne diken, öbür üç ayağıyla toprağı kazıyan, yağız atlar sunulmuştu.
O da demişti ki: “Gerçekten ben, mal (veya at) sevgisini Rabbimi zikretmekten dolayı tercih ettim.” Sonunda bu atlar (koştular ve toz) perdesinin arkasına saklandılar.
“Onları bana geri getirin” (dedi). Sonra (onların) bacaklarını ve boyunlarını okşamaya başladı.
Andolsun, Biz Süleyman’ı imtihan ettik, tahtının üstünde bir ceset bıraktık. Sonra (eski durumuna) döndü.
“Rabbim, beni bağışla ve benden sonra hiç kimseye nasib olmayan bir mülkü bana armağan et. Şüphesiz Sen, karşılıksız armağan edensin.”
Böylece rüzgarı onun buyruğu altına verdik. Onun emriyle dilediği yöne yumuşakça eserdi.
Şeytanları da; her bina ustasını ve dalgıç olanı.
Ve (kötülük yapmamaları için) sağlam kementlerle birbirine bağlanmış diğerlerini.
“İşte bu, bizim vergimizdir. (Ey Süleyman) Artık sen de hesaba vurmaksızın, ver ya da tut.”
Şüphesiz, onun Bizim Katımız’da gerçekten bir yakınlığı ve varılacak güzel bir yeri vardır.
Kulumuz Eyyub’u da hatırla. Hani o: “Herhalde şeytan, bana kahredici bir acı ve azap dokundurdu” diye Rabbine seslenmişti.
“Ayağını depret. İşte yıkanacak ve içecek soğuk (su, diye vahyettik.).
Katımız’dan ona bir rahmet ve temiz akıl sahiplerine bir öğüt olmak üzere ailesini ve onlarla birlikte bir benzerini de bağışladık.
“Ve eline bir deste (sap) al, böylece onunla vur ve andını bozma.” Gerçekten, Biz onu sabredici bulduk. O, ne güzel kuldu. Çünkü o, (daima Allah’a) yönelip-dönen biriydi.
Güç ve basiret sahibi olan kullarımız İbrahim’i, İshak’ı ve Yakub’u da hatırla.
Gerçekten Biz onları, katıksızca (ahiretteki asıl) yurdu düşünüp-anan ihlas sahipleri kıldık.
Ve gerçekten onlar, Bizim Katımız’da seçkinlerden ve hayırlı olanlardandır.
İsmail’i, Elyesa’ı ve Zülkifl’i de hatırla. Hepsi de hayırlı olanlardandır.
Bu, bir zikirdir. Şüphesiz muttakiler için, elbette varılacak güzel bir yer vardır.
Adn cennetleri; kapılar onlara açılmıştır.
İçinde yaslanıp-dayanmışlardır; orda birçok meyve ve şarap istemektedirler.
Ve yanlarında bakışlarını yalnızca eşlerine çevirmiş yaşıt kadınlar vardır.
İşte hesap günü size va’dedilen budur.
Şüphesiz bu, Bizim rızkımızdır, bitip tükenmesi de yok.
Bu (böyle işte); gerçekten azgınlar için de muhakkak varılacak kötü bir yer vardır.
Cehennem; onlar oraya girerler; ne kötü bir yataktır o.
İşte bu; tatsınlar onu: Kaynar su ve irin.
Ve onun şeklinden başka, çift çift (olan daha beter azaplar) vardır.
(Müşrik olan hakim güçlere:) “İşte bu(nlar) da sizinle birlikte (küfür ve zulümde) göğüs gerenlerdir. Onlara bir merhaba (bile) yok. Çünkü onlar ateşe gireceklerdir.” (denilir).
(Onlara uyanlar) Derler ki: “Hayır, sizler; asıl size bir merhaba yok. Bunu (azabı) siz bizim önümüze sürdünüz. Ne kötü bir durak.”
Derler ki: “Rabbimiz, kim bunu bizim önümüze sürdüyse, ateşteki azabını kat kat arttır.”
Ve derler ki: “Bize ne oluyor ki, kendilerini şerir (kötü)lerden saydığımız adamları göremiyoruz.”
Biz onları bir alay konusu edinmiştik; yoksa gözler mi onlardan kaydı?”
Bu, cehennem halkının birbiriyle çekişmesi kesin bir gerçektir.
De ki: “Ben, yalnızca bir uyarıcıyım. Bir olan, kahreden Allah’tan başka bir İlah yoktur.”
“Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir, üstün ve güçlü olan, bağışlayandır.”
De ki: “Bu (Kur’an), büyük bir haberdir.”
Sizler ise, ondan yüz çeviriyorsunuz.
“Mele-i Ala (yüce topluluk) tartışıp dururken, benim hiçbir bilgim yoktur.”
“Bana ancak, yalnızca apaçık bir uyarıcı olduğum vahyolunmaktadır.”
Hani Rabbin meleklere: “Gerçekten Ben, çamurdan bir beşer yaratacağım” demişti.
“Onu bir biçime sokup, ona Ruhum’dan üflediğim zaman siz onun için hemen secdeye kapanın.”
Meleklerin hepsi topluca secde etti;
Yalnız İblis hariç. O büyüklük tasladı ve kafirlerden oldu.
– (Allah) Dedi ki: “Ey İblis, iki elimle yarattığıma seni secde etmekten alıkoyan neydi? Büyüklendin mi, yoksa yüksekte olanlardan mı oldun?”
Dedi ki: “Ben ondan daha hayırlıyım; sen beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.”
(Allah) Dedi ki: “Öyleyse ordan (cennetten) çık, artık sen kovulmuş bulunmaktasın.”
“Ve şüphesiz, din (kıyametteki hesap) gününe kadar Benim lanetim senin üzerinedir.”
Dedi ki: “Rabbim, öyleyse onların dirilecekleri güne kadar bana süre tanı.”
Dedi ki: “O halde, süre tanınanlardansın.”
“Bilinen vaktin gününe kadar.”
Dedi ki: “Senin izzetin adına andolsun, ben, onların tümünü mutlaka azdırıp-kışkırtacağım.”
“Ancak onlardan, muhlis olan kulların hariç.”
(Allah) “İşte bu haktır ve Ben hakkı söylerim” dedi.
“Andolsun, senden ve içlerinde sana tabi olacak olanlardan tümüyle cehennemi dolduracağım.”
(Ey Peygamber) De ki: “Ben, buna karşı sizden bir ücret istemiyorum ve (kendiliğinden) bir yükümlülük getirenlerden de değilim.”
“O (Kur’an), alemler için yalnızca bir zikir (öğüt ve hatırlatma)dir.”
“Gerçekten onun haberini bir zaman sonra öğreneceksiniz.”

Naziat Suresi 3. ayetin anlamı, türkçe meali

Naziat Suresi 3. ayetin anlamı, türkçe meali

بِسْـــــــــــــــــــــ ـمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم
Bismillahirrahmanirrahim

وَالسَّابِحَاتِ سَبْحًا
Ayetin Türkçe okunuşu
Ves sâbihâti sebhâ(sebhan).

Ayetin meali
Yüzüp yüzüp gidenlere,

Toplam 36 sayfa, 1. sayfa gösteriliyor.12345...102030...Son »

Web Stats