Dini Bilgiler

Vikipedim içeriğindeki Dini Bilgileri bu kategori altında bulabilirsiniz.

Oruç Ve Ramazan İle İlgili Ayetler

Oruç Ve Ramazan İle İlgili Ayetler

1- İmam Bakır (a.s): “Her şeyin bir baharı vardır, Kur’an’ın baharı da Ramazan ayıdır.”

2- İmam Ali (a.s): “Ramazan Allah’ın ayı, Şaban Resulullah’ın ayı, Recep benim ayımdır.”

3- Resulullah (s.a.a): “İnsan, ramazan ayının faziletini bilseydi, yılın hepsinin ramazan olmasını isterdi.”

4- İmam Sadık (a.s): “En iyi (faziletli) cihad sıcak havada oruç tutmaktır.”

5- Resulullah (s.a.a ): “Gökyüzünün kapıları Ramazan ayının ilk gecesi açılır ve son gününün gecesine kadar kapanmaz.”

6- İmam Sadık (a.s): “Kim ramazan ayında (Allah’ın kitabından) Kur’an’dan bir ayet okursa, diğer aylarda Kur’an hatmeden kimse gibidir.”

7- Resulullah (s.a.a): “Cennet, her yıl ramazan ayının gelişiyle süslenip ziynetlenir.“

8- İmam Sadık (a.s): “İnsanın başına bir bela (musibet ) geldiği zaman oruç tutsun.”

9- İmam Zeynelabidin (a.s): “Selam sana olsun ey Ramazan ayı ki, hiç bir ay seninle fazilette yarışamaz.”

10- Resulullah (s.a.a): “Cennet dört kişinin özlemini çeker, ….biri de ramazan ayında oruç tutandır.”

11- Resulullah (s.a.a): “Ramazan ayı bütün ayların, Kadir gecesi ise bütün gecelerin efendisidir.”

12- Resulullah (s.a.a): “Kim Ramazan ayını oruçlu geçirir ve haramlardan ve iftiradan sakınırsa, Allah ondan razı olur ve cenneti ona farz kılar.”

13- Hz. Peygamber efendimiz (s.a.a) bir hutbesinde şöyle buyurmuştur: “Her kim ramazan ayını susarak oruç tutar da, kulağını, gözünü, dilini, şehvetini ve vücudunun organlarını yalandan, haramdan ve gıybetten Allah’ın rızası için korursa, yüce Allah onu kendine yakın kılar, öyle ki o adam Hz İbrahim Halilullah’a (onun makamına) erişir ve onunla birlikte olur.”

14- İmam Bakır (a.s): “Ramazan ayının diğer aylara üstünlüğü Resulullah’ın diğer peygamberlere üstünlüğü gibidir.”

15- Resulullah (s.a.a): “Ramazan ayı öyle bir aydır ki, başlangıcı rahmet, ortası mağfiret ve sonu Cehennem ateşinden kurtulmadır.“

16- İmam Ali (a.s): “Oruç, kul ile Yaradanı arasında bir ibadettir, Allah’tan başka kimse onu bilemez.”

17- Resulullah (s.a.a): “Her şeyin bir kapısı vardır, ibadetin kapısı da Oruçtur.”

18- Resulullah ( s.a.a.): “Oruç sabrın yarısıdır.”

19- Resulullah (s.a.a) (Sahabeden birine hitaben): “Oruç tut; çünkü oruç gibi bir ibadet yoktur (onun yerini tutacak bir şey yoktur).”

20- Resulullah (s.a.a): “Allah-u Teala buyuruyor: “İnsanoğlunun oruç hariç bütün iyi amelleri kendisi içindir; ama oruç benim içindir ve ben mükafatını vereceğim.”

21- İmam Ali (a.s): “İslam beş temel üzerine kurulmuştur; namaz, zekat, hacc, oruç, velayet.”

22- Resulullah (s.a.a): “Oruç, cehennem ateşinden koruyan bir siperdir (kalkandır).”

23- Resulullah (s.a.a): “Üç amel Allah’ın rahmetindendir: Gece namazı kılmak, mu’min kardeşin halini sormak ve oruç tutmak.”

24- Resulullah (s.a.a): “Allah-u Teala melekleri oruç tutanlara dua etmekle görevlendirmiştir.”

25- Resulullah (s.a.a): “Oruç tutanın uykusu ibadet, susması tesbih, ameli kabul ve duası müstecab olur.”

26- Resulullah (s.a.a): “Oruç tutanın duası reddedilmez.“

27- Resulullah (s.a.a): “Cennetin Reyyan adlı bir kapısı vardır; o kapıdan ancak oruç tutanlar girecektir.”

28- İmam Kazım (a.s): “Oruç tutanın duası iftar vakti kabul olur.”

29- Resulullah (s.a.a): “Oruç tutan bir kimse, kendisine hakaret edildiği vakit “Allah’ın selamı üzerine olsun ben bugün oruçluyum” derse, Alla-u Teala buyurur: “Oruçlu kulum bana sığındı, onu cehennem ateşinden koruyup cennetime yerleştirin.”

30- İmam Sadik (a.s): “Oruç tutan her mu’min sahur ve iftar vakitlerinde Kadir suresini okursa, bu iki vakit arasında Allah yolunda canını veren kimse gibidir.“

31- Resulullah (s.a.a): “Oruç tutan kimsenin iki mutluluğu vardır; iftar vakti ve Kıyamet günü.”

32- İmam Ali (a.s): “Her şeyin bir zekatı vardır, bedenin zekatı da oruçtur.”

33- İmam Sadık (a.s): “Allah, orucu zengin ile fakir eşit olsunlar diye farz kıldı.”

34- Hz. Fatıma (s.a.): “Allah, orucu ihlası sağlamlaştırmak için farz kılmıştır.”

35- İmam Rıza (a.s): “Eğer sorulsa ki, neden Ramazan ayının orucu, bundan az veya fazla farz kılınmadı? Şöyle cevap verilir: “Çünkü bu, zayıf ve güçlünün gücünün yettiği bir miktardır.”

36- Resulullah (s.a.a): “Bu ay Ramazan diye adlandırıldı; çünkü bu ay günahları temizler.”

37- Resulullah (s.a.a): “Nefsimi elinde tutan Allah’a and olsun ki oruç tutan kimsenin ağzının kokusu Allah’ın yanında misk kokusundan daha iyidir.”

38- Resulullah (s.a.a): “Oruç tutun ki sıhhatli (sağlıklı) olasınız.”

39- Resulullah (s.a.a): “Kim ramazan ayını oruç tutar ve haramlardan sakınırsa, Allah onun geçmiş günahlarını affeder.”

40- Resulullah (s.a.a): “Ey gençler, sizden kimin gücü yeterse evlensin; çünkü bu, gözün haramdan sakınmasını ve iffetin korunmasını sağlar. Kimin evlenmeye gücü yetmezse; oruç tutsun; çünkü oruç, cinsel arzuları kontrol etmede çok faydalıdır.”

Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e İtaat İle İlgili Ayetler

Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e İtaat İle İlgili Ayetler

(1) “De ki: Eğer siz Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah bağışlayandır, esirgeyendir.”

Âl-i İmran 31

(2) “De ki: Allah’a ve Rasulüne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse şüphesiz Allah kâfirleri sevmez.”

Âl-i İmran 32

(3) “Allah’a ve Rasulüne itaat edin; umulur ki merhamet olunursunuz.”

Âl-i İmran 132
4) “…Kim Allah’a ve Rasulüne itaat ederse, onu altından ırmaklar akan içinde ebedi kalacakları cennetlere sokar. İşte büyük kurtuluş budur.”

Nisâ 13
(5) “Kim Allah’a ve Rasulüne isyan eder ve onun sınırlarını aşarsa onu da içinde ebedi kalacağı ateşe sokar. Onun için alçaltıcı bir azap vardır.”

Nisâ 14
6) “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Rasule itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de. Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, artık onu Allah’a ve Rasulüne döndürün. Şayet Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsanız, bu daha hayırlı ve sonuç bakımından daha güzeldir.”

Nisâ 59

İbadet hakkında ayetler

İbadet hakkında ayetler

O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur.Ne var ki siz,onların tesbihini anlamassınız.”(isra44) Göklerde ve yerde bulunanlarla dizi dizi kuşların Allah’ı tesbih ettiklerini görmezmisiniz?Her biri kendi duasını ve tesbihini (öğrenmiş)bilmiştir.Allah,onların yapmakta olduklarını hakkıyla bilir.(nur41)
Kendi kendine yalvararak ve ürpererek,yüksek olmayan bir sesle sabah akşam Rabbini an Gafillerden olma(A’raf205)
VE HADİSLER Ey Bilal!Namaz için ezan okuda bizi ferahlat.(sahihtir) Yine ;Namaz burhandır.”Buyurmuştur.(sahihtir)Yani Sahibinin İmanının ispatlayan delil demektir.
Dünya ehlinin miskinleri,dünyadan ayrılırken hayatın lezzetini ve ondaki en hoş şeyi tatmadan ayrılırlar.”Yine bir diğeride şöyle der “Dünyada bir cennet vardır ki ona girmeyen Ahiret cennetine giremez. Ebu Hureyre(R.A)den Resulullah (s.a.s)buyurdu ki “Şüphesiz Allah karanlıkta mescide yürüyenleri kıyamet gününde parlak bir nur ile aydınlatatacaktır.(hasendir)

Kur’anda cennet ile ilgili ayetler

Kur’anda cennet ile ilgili ayetler

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

(Ey Muhammed) iman edip salih amellerde bulunanları müjdele.Gerçekten onlar için altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. Kendilerine rızık olarak bu ürünlerden her yedirildiğinde: “Bu daha önce de rızıklandığımızdır” derler. Bu, onlara, (dünyadakine) benzer olarak sunulmuştur. Orada, onlar için tertemiz eşler vardır ve onlar orada süresiz kalacaklardır.

(BAKARA SURESİ / 25)

De ki: “Size bundan daha hayırlısını bildireyim mi? Korkup sakınanlar için Rablerinin katında, içinde temelli kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler, tertemiz eşler ve Allah’ın rızası vardır. Allah, kulları hakkıyla görendir.”

(AL-İ İMRAN SURESİ / 15)

Yüzleri ağaranlar ise, artık onlar Allah’ın rahmeti içindedirler, içinde de temelli kalacaklardır.

(AL-İ İMRAN SURESİ / 107)

İşte bunların karşılığı, Rablerinden bağışlanma ve içinde ebedi kalacakları, altından ırmaklar akan cennetlerdir. (Böyle) Yapıp-edenlere ne güzel bir karşılık (ecir var.)

(AL-İ İMRAN SURESİ / 136)

Ama Rablerinden korkup-sakınanlar; onlar için Allah katında -bir şölen olarak- altlarından ırmaklar akan -içinde ebedi kalacakları- cennetler vardır. İyilik yapanlar için, Allah’ın katında olanlar daha hayırlıdır.

(AL-İ İMRAN SURESİ / 198)

İman edip salih amellerde bulunanları, altından ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları cennetlere sokacağız. Onda onlar için tertemiz kılınmış eşler vardır. Ve onları, ‘ne sıcak-ne soğuk, tam kararında gölgeliğe’ sokacağız.

(NİSA SURESİ / 57)

İman edip salih amellerde bulunanlar, biz onları altından ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları cennetlere sokacağız. Bu, Allah’ın gerçek olan va’didir. Allah’tan daha doğru sözlü kim vardır?

(NİSA SURESİ / 122)

Eğer, Kitap Ehli iman edip sakınsalardı, elbette onların kötülüklerini örter ve onları ‘nimetlerle donatılmış’ cennetlere sokardık.

(MAİDE SURESİ / 65)

Böylelikle Allah, dediklerine karşılık olarak içinde ebedi kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler verdi. Bu, iyilik yapanların karşılığıdır.

(MAİDE SURESİ / 85)

Allah dedi ki: “Bu, doğrulara, doğru söylemelerinin yarar sağladığı gündür. Onlar için, içinde ebedi kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler vardır. Allah onlardan razı oldu, onlar da O’ndan razı olmuşlardır. İşte büyük ‘kurtuluş ve mutluluk’ budur.”

(MAİDE SURESİ / 119)

İman edenler ve salih amellerde bulunanlar -ki biz hiç kimseye güç yetireceğinden fazlasını yüklemeyiz- onlar da cennetin ashabı (halkı)dırlar. Onda sonsuz olarak kalacaklardır.

(A’RAF SURESİ / 42)

Biz onların göğüslerinde kinden ne varsa çekip almışız. Altlarından ırmaklar akar. Derler ki: “Bizi buna ulaştıran Allah’a hamd olsun. Eğer Allah bize hidayet vermeseydi biz doğruya ermeyecektik. Andolsun, Rabbimizin elçileri hak ile geldiler.” Onlara: “İşte bu, yaptıklarınıza karşılık olarak mirasçı kılındığınız cennettir” diye seslenilecek.

(A’RAF SURESİ / 43)

Cennet halkı, ateş halkına (şöyle) seslenecekler: “Bize Rabbimizin vadettiğini gerçek buldunuz mu?” Onlar da: “Evet” derler. Bundan sonra içlerinden seslenen biri (şöyle) seslenecektir: “Allah’ın laneti zalimlerin üzerine olsun.”

(A’RAF SURESİ / 44)

İki taraf arasında bir engel ve burçlar (A’raf) üstünde hepsini yüzlerinden tanıyan adamlar vardır. Cennete gireceklere: “Selam size” derler, ki bunlar, henüz girmeyen fakat (girmeyi) ‘şiddetle arzu edip umanlardır.’

(A’RAF SURESİ / 46)

Gözleri cehennem halkından yana çevrilince: “Rabbimiz, bizi zalimler topluluğuyla birlikte kılma” derler.

(A’RAF SURESİ / 47)

“Kendilerine Allah’ın bir rahmet eriştirmeyeceğine yemin ettiğiniz kimseler bunlar mıydı? (Cennettekilere de) Girin cennete. Sizin için korku yoktur ve mahzun olmayacaksınız.”

(A’RAF SURESİ / 49)

Ateşin halkı cennet halkına seslenir: “Bize biraz sudan ya da Allah’ın size verdiği rızıktan aktarın.” Derler ki: “Doğrusu Allah, bunları inkâr edenlere haram (yasak) kılmıştır.”

(A’RAF SURESİ / 50)

İşte gerçek mü’minler bunlardır. Rableri katında onlar için dereceler, bağışlanma ve üstün bir rızık vardır.

(ENFAL SURESİ / 4)

Rableri onlara katından bir rahmeti, bir hoşnutluğu ve onlar için, kendisine sürekli bir nimet bulunan cennetleri müjdeler.

(TEVBE SURESİ / 21)

Onda ebedi kalıcıdırlar. Şüphesiz Allah, büyük mükafaat katında olandır.

(TEVBE SURESİ / 22)

Allah, mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara içinde ebedi kalmak üzere, altından ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde güzel meskenler vaadetmiştir. Allah’tan olan hoşnutluk ise en büyüktür. İşte büyük kurtuluş ve mutluluk budur.

(TEVBE SURESİ / 72)

Allah onlar için, süresiz kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler hazırladı. İşte büyük ‘kurtuluş ve mutluluk’ budur.

(TEVBE SURESİ / 89)

Öne geçen Muhacirler ve Ensar ile onlara güzellikle uyanlar; Allah onlardan hoşnut olmuştur, onlar da O’ndan hoşnut olmuşlardır ve (Allah) onlara, içinde ebedi kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte büyük ‘kurtuluş ve mutluluk’ budur.

(TEVBE SURESİ / 100)

İman edenler ve salih amellerde bulunanlar da, Rableri onları imanları dolayısıyla altından ırmaklar akan, nimetlerle donatılmış cennetlere yöneltip-iletir (hidayet eder).

(YUNUS SURESİ / 9)

Oradaki duaları: “Allah’ım, Sen ne yücesin”dir ve oradaki dirlik temennileri: “Selam”dır; dualarının sonu da: “Gerçekten, hamd alemlerin Rabbi olan Allah’ındır.”

(YUNUS SURESİ / 10)

İman edip salih amellerde bulunanlar ve ‘Rablerine kalbleri tatmin bulmuş olarak bağlananlar’, işte bunlar da cennetin halkıdırlar. Onda süresiz kalacaklardır.

(HUD SURESİ / 23)

Mutlu olanlar da, artık onlar cennettedirler. Rabbinin dilemesi dışında gökler ve yer sürüp gittikçe, orada süresiz kalacaklardır. (Bu) kesintisi olmayan bir ihsandır.

(HUD SURESİ / 108)

Onlar, Adn cennetlerine girerler. Babalarından, eşlerinden ve soylarından ‘salih davranışlarda’ bulunanlar da (Adn cennetlerine girer). Melekler onlara her bir kapıdan girip (şöyle derler:)

(RA’D SURESİ / 23)

“Sabrettiğinize karşılık selam size. (Dünya) Yurdun(un) sonu ne güzel.”

(RA’D SURESİ / 24)

İman edip salih amellerde bulunanlar, ne mutlu onlara. Varılacak yerin güzel olanı (onlarındır).

(RA’D SURESİ / 29)

Takva sahiplerine vadedilen cennet; onun altından ırmaklar akar, yemişleri ve gölgelikleri süreklidir. Bu korkup-sakınanların (mutlu) sonudur, inkâr edenlerin sonu ise ateştir.

(RA’D SURESİ / 35)

İman edip salih amellerde bulunanlar, Rablerinin izniyle altından ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları cennetlere konulmuşlardır. Orada birbirlerine olan dirlik temennileri: “Selam”dır.

(İBRAHİM SURESİ / 23)

Gerçekten takva sahibi olanlar, cennetlerde ve pınar başlarındadır.

(HİCR SURESİ / 45)

Oraya esenlikle ve güvenlikle girin.

(HİCR SURESİ / 46)

Onların göğüslerinde kinden (ne varsa tümünü) sıyırıp-çektik, kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşı karşıyadırlar.

(HİCR SURESİ / 47)

Orda onlara hiç bir yorgunluk dokunmaz ve onlar ordan çıkarılacak değildirler.

(HİCR SURESİ / 48)

Adn cennetleri; ona girerler, onun altından ırmaklar akar, içinde onların her diledikleri şey vardır. İşte Allah, takva sahiplerini böyle ödüllendirir.

(NAHL SURESİ / 31)

Ki melekler, güzellikle canlarını aldıklarında: “Selam size” derler. “Yaptıklarınıza karşılık olmak üzere cennete girin.”

(NAHL SURESİ / 32)

Onlar; altından ırmaklar akan Adn cennetleri onlarındır, orada altın bileziklerle süslenirler, hafif ipekten ve ağır işlenmiş atlastan yeşil elbiseler giyerler ve tahtlar üzerinde kurulup-dayanırlar. (Bu,) Ne güzel sevap ve ne güzel destek.

(KEHF SURESİ / 31)

İman edip salih amellerde bulunanlar… Firdevs cennetleri onlar için bir ‘konaklama yeridir.’

(KEHF SURESİ / 107)

Onda ebedi olarak kalıcıdırlar, ondan ayrılmak istemezler.

(KEHF SURESİ / 108)
Ancak tevbe eden, im
an eden ve salih amellerde bulunanlar (onların dışındadır); işte bunlar, cennete girecekler ve hiç bir şeyle zulme uğratılmayacaklar.

(MERYEM SURESİ / 60)

Adn cennetleri (onlarındır) ki, Rahman (olan Allah, onu) kendi kullarına gaybtan vadetmiştir. Şüphesiz O’nun va’di yerine gelecektir.

(MERYEM SURESİ / 61)

Onda ‘boş bir söz’ işitmezler; sadece selam (ı işitirler). Sabah akşam, onların rızıkları orda (bulunmakta)dır.

(MERYEM SURESİ / 62)

O cennet; biz, kullarımızdan takva sahibi olanları (ona) varisçi kılacağız. (MERYEM SURESİ / 63)
“İçlerinde ebedi kalacakları altından ırmaklar akan Adn cennetleri de (onlarındır). Ve işte bu, arınmış olanın karşılığıdır.”

(TAHA SURESİ / 76)

Bunun üzerine dedik ki: “Ey Adem, bu gerçekten sana ve eşine düşmandır; sakın sizi cennetten sürüp çıkarmasın, sonra mutsuz olursun.”

(TAHA SURESİ / 117)

Böylece ikisi ondan yediler, hemen ardından ayıp yerleri kendilerine açılıverdi, üzerlerini cennet yapraklarından yamayıp-örtmeye başladılar. Adem, Rabbine karşı gelmiş oldu da şaşırıp-kaldı.

(TAHA SURESİ / 121)

Onun uğultusunu bile duymazlar. Onlar nefislerinin arzuladığı (sayısız nimet) içinde ebedi kalıcıdırlar.

(ENBİYA SURESİ / 102)

Onları, o en büyük korku hüzne kaptırmaz ve: “İşte bu sizin gününüzdür, size va’dedilmişti” diye melekler onları karşılayacaklardır.
(ENBİYA SURESİ / 103)

Hiç şüphesiz Allah, iman edenleri ve salih amellerde bulunanları altından ırmaklar akan cennetlere sokar, orada altından bileziklerle ve incilerle süslenirler; ordaki elbiseleri ipek(ten)tir.
(HAC SURESİ / 23)

Onlar, sözün en güzeline iletilmişlerdir ve övülen doğru yola iletilmişlerdir.

(HAC SURESİ / 24)

İşte (yeryüzünün hakimiyetine ve ahiretin nimetlerine) varmış olacak onlardır.
(MÜ’MİNUN SURESİ / 10)

Ki onlar Firdevs (cennetlerin)e de varis olacaklardır; içinde de ebedi olarak kalacaklardır.
(MÜ’MİNUN SURESİ / 11)

Dilediği takdirde, sana bundan daha hayırlısı olarak altından ırmaklar akan cennetler veren ve senin için köşkler kılan (Allah) ne yücedir.

(FURKAN SURESİ / 10)

De ki: “Bu mu daha hayırlı, yoksa takva sahiplerine va’dedilen ebedi cennet mi? Ki onlar için bir mükafat ve son duraktır.”

(FURKAN SURESİ / 15)

“İçinde ebedi kalıcılar olarak, orada her istedikleri onlarındır; bu, Rabbinin üzerine aldığı, istenen bir vaaddir.”

(FURKAN SURESİ / 16)

O gün, cennet halkının kalacakları yer daha hayırlı, dinlenecekleri yer çok daha güzeldir.

(FURKAN SURESİ / 24)

İşte onlar, sabretmelerine karşılık (cennetin en gözde yerinde) odalarla ödüllendirilirler ve orda esenlik dileği ve selamla karşılanırlar.

(FURKAN SURESİ / 75)

Orda ebedi olarak kalıcıdırlar; o, ne güzel bir karargah ve ne güzel bir konaklama yeridir.

(FURKAN SURESİ / 76)

(O gün) Cennet takva sahiplerine yaklaştırılır.

(ŞUARA SURESİ / 90)

İman edip salih amellerde bulunanlar; onları, içinde ebedi kalıcılar olarak, altından ırmaklar akan cennetin yüksek köşklerine muhakkak yerleştireceğiz. (Salih) Amellerde bulunanların ecri ne güzeldir.

(ANKEBUT SURESİ / 58)

Böylece iman edip salih amellerde bulunanlar; artık onlar ‘bir cennet bahçesinde’ ‘sevinç içinde ağırlanırlar’.

(RUM SURESİ / 15)

Kim inkâr ederse, artık onun inkârı kendi aleyhinedir; kim salih bir amelde bulunursa, artık onlar kendi lehlerine olarak (cennetteki yerlerini) döşeyip hazırlamaktadırlar.

(RUM SURESİ / 44)

(Ancak) Gerçekten iman edip salih amellerde bulunanlar ise; onlar için nimetlerle-donatılmış cennetler vardır.

(LOKMAN SURESİ / 8)
Orada ebedi olarak kalıcıdırlar. Allah’ın va’di haktır. O, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.

(LOKMAN SURESİ / 9)

İman eden ve salih amellerde bulunanlar ise, artık onlar için, yaptıklarınıza karşılık olmak üzere, bir ağırlanma konağı olarak barınma cennetleri vardır.

(SECDE SURESİ / 19)
Adn cennetleri (onlarındır); oraya girerler, orada altından bileziklerle ve incilerle süslenirler. Ve orada onların elbiseleri ipek(ten)dir.

(FATIR SURESİ / 33)

Derler ki: “Bizden hüznü giderip yok eden Allah’a hamdolsun; şüphesiz Rabbimiz, gerçekten bağışlayandır, şükrü kabul edendir.”

(FATIR SURESİ / 34)

“Ki O, bizi kendi fazlından (ebedi olarak) kalınacak bir yurda yerleştirdi; burada bize bir yorgunluk dokunmaz ve burada bize bir bıkkınlık da
dokunmaz.”

(FATIR SURESİ / 35)

Gerçek şu ki, bugün cennet halkı, ‘sevinç ve mutluluk dolu’ bir meşguliyet içindedirler.

(YASİN SURESİ / 55)

Kendileri ve eşleri, gölgeliklerde, tahtlar üzerinde yaslanmışlardır.

(YASİN SURESİ / 56)

Orada taptaze-meyveler onların ve istek duydukları her şey onlarındır.

(YASİN SURESİ / 57)

Çok esirgeyen Rabb’dan onlara bir de sözlü “Selam” (vardır).

(YASİN SURESİ / 58)

İşte onlar; onlar için bilinen bir rızık vardır.

(SAFFAT SURESİ / 41)

Çeşitli-meyveler. Onlar ikram görenlerdir.

(SAFFAT SURESİ / 42)

Nimetlerle donatılmış (naim) cennetlerde.

(SAFFAT SURESİ / 43)

Birbirlerine karşı, tahtlar üzerinde (otururlar).

(SAFFAT SURESİ / 44)

Kaynaktan (doldurulmuş) kadehlerle çevrelerinde dolaşılır.

(SAFFAT SURESİ / 45)

Bembeyaz; içenlere lezzet (veren bir içki).

(SAFFAT SURESİ / 46)

Onda ne bir gaile vardır, ne de kendilerinden geçip, akılları çelinir.

(SAFFAT SURESİ / 47)

Ve yanlarında bakışlarını yalnızca eşlerine çevirmiş iri gözlü kadınlar vardır.

(SAFFAT SURESİ / 48)

Sanki onlar, saklı bir yumurta gibi (çarpıcı ve pürüzsüz).

(SAFFAT SURESİ / 49)

Böyleyken, kimi kimine yönelmiş olarak, birbirlerine soruyorlar:

(SAFFAT SURESİ / 50)

Bir sözcü der ki: “Benim bir yakınım vardı.”

(SAFFAT SURESİ / 51)

“Derdi ki: Sen de gerçekten (dirilişi) doğrulayanlardan mısın?”

(SAFFAT SURESİ / 52)

“Bizler öldüğümüz, toprak ve kemikler olduğumuzda mı, gerçekten biz mi (yeniden diriltilip sonra da) sorguya çekilecekmişiz?”

(SAFFAT SURESİ / 53)

(Konuşan yanındakilere) Der ki: “Sizler (onun şimdi ne durumda olduğunu) biliyor musunuz?”

(SAFFAT SURESİ / 54)

Derken, bakıverdi, onu ‘çılgınca yanan ateşin’ tam ortasında gördü.

(SAFFAT SURESİ / 55)

Dedi ki: “Andolsun Allah’a, neredeyse beni de (şu bulunduğun yere) düşürecektin.”

(SAFFAT SURESİ / 56)

“Eğer Rabbimin nimeti olmasaydı, muhakkak ben de (azab yerine getirilip) hazır bulundurulanlardan olacaktım.

(SAFFAT SURESİ / 57)

Şüphesiz, bu, asıl büyük ‘kurtuluş ve mutluluğun’ ta kendisidir.

(SAFFAT SURESİ / 60)

Böylece çalışanlar da bunun bir benzeri için çalışmalıdır.

(SAFFAT SURESİ / 61)

Adn cennetleri; kapılar onlara açılmıştır.

(SAD SURESİ / 50)

İçinde yaslanıp-dayanmışlardır; orda birçok meyve ve şarap istemektedirler.

(SAD SURESİ / 51)

Ve yanlarında bakışlarını yalnızca eşlerine çevirmiş yaşıt kadınlar vardır.

(SAD SURESİ / 52)

İşte hesap günü size va’dedilen budur.

(SAD SURESİ / 53)

Şüphesiz bu, Bizim rızkımızdır, bitip tükenmesi de yok.

(SAD SURESİ / 54)

Ancak Rablerinden korkup-sakınanlar ise; onlara yüksek köşkler vardır, onların üstünde de yüksek köşkler bina edilmiştir. Onların altında ırmaklar akmaktadır. (Bu,) Allah’ın va’didir. Allah, va’dinden dönmez.

(ZÜMER SURESİ / 20)

Rablerinden korkup-sakınanlar da, cennete bölük bölük sevkedildiler. Sonunda oraya geldikleri zaman, kapıları açıldı ve onlara (cennetin) bekçileri dedi ki: “Selam üzerinizde olsun, hoş ve temiz geldiniz. Ebedi kalıcılar olarak ona girin.”

(ZÜMER SURESİ / 73)

(Onlar da) Dediler ki: “Bize olan va’dinde sadık kalan ve bizi bu yere mirasçı kılan Allah’a hamd olsun ki, cennetten dilediğimiz yerde konaklayabiliriz. (Salih) Amellerde bulunanların ecri ne güzeldir.

(ZÜMER SURESİ / 74)

“Rabbimiz, onları Adn cennetlerine sok ki onlara (bunu) va’dettin; babalarından, eşlerinden ve soylarından salih olanları da. Gerçekten Sen, üstün ve güçlü olansın, hüküm ve hikmet sahibisin.”

(MÜ’MİN SURESİ / 8)

“Kim bir kötülük işlerse, kendi mislinden başkasıyla ceza görmez; kim de -erkek olsun, dişi olsun- bir mü’min olarak salih bir amelde bulunursa, işte onlar, içinde hesapsız olarak rızıklandırılmak üzere cennete girerler.”

(MÜ’MİN SURESİ / 40)

Şüphesiz: “Bizim Rabbimiz Allah’tır” deyip sonra dosdoğru bir istikamet tutturanlar (yok mu); onların üzerine melekler iner (ve der ki:) “Korkmayın ve hüzne kapılmayın, size vadolunan cennetle sevinin.”

(FUSSİLET SURESİ / 30)

(O gün) Zalimleri kazandıkları dolayısıyla korkuyla titrerlerken görürsün; o (yaptıkları) da üstlerine çöküvermiştir. İman edip salih amellerde bulunanlar ise, cennet bahçelerindedirler. Rableri katında her diledikleri onlarındır. İşte büyük fazl (nimet ve üstünlük) budur.

(ŞURA SURESİ / 22)

“Siz ve eşleriniz cennete girin; ‘sevinç içinde ağırlanacaksınız.”

(ZUHRUF SURESİ / 70)

“Onların etrafında altın tepsiler ve testilerle dolaşılır; orada nefislerin arzu ettiği ve gözlerin lezzet (zevk) aldığı her şey var. Ve siz orada süresiz kalacaksınız.”

(ZUHRUF SURESİ / 71)

“İşte, yaptıklarınız dolayısıyla mirasçı kılındığınız cennet budur.”

(ZUHRUF SURESİ / 72)

“Orda sizin için birçok meyveler vardır; onlardan yiyeceksiniz.”

(ZUHRUF SURESİ / 73)

Muttakilere gelince; muhakkak onlar, güvenli bir makamdadırlar.

(DUHAN SURESİ / 51)

Cennetlerde ve pınarlarda,

(DUHAN SURESİ / 52)

Hafif ipekten ve ağır işlenmiş atlastan (elbiseler) giyinirler, karşılıklı (otururlar).

(DUHAN SURESİ / 53)

İşte böyle; ve biz onları iri gözlü hurilerle evlendirmişizdir.

(DUHAN SURESİ / 54)

Orda, güvenlik içinde her türlü meyveyi istiyorlar;

(DUHAN SURESİ / 55)

Orda, ilk ölümün dışında başka ölüm tadmazlar. Ve (Allah da) onları cehennem azabından korumuştur.

(DUHAN SURESİ / 56)

Takva sahiplerine va’dedilen cennetin misali (şudur): İçinde bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenler için lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır ve orda onlar için meyvelerin her türlüsünden ve Rablerinden bir mağfiret vardır. Hiç (böyle mükafaatlanan bir kişi), ateşin içinde ebedi olarak kalan ve bağırsaklarını ‘parça parça koparan’ kaynar sudan içirilen kimseler gibi olur mu?

(MUHAMMED SURESİ / 15)

Cennet de, muttakiler için, uzakta değildir, (o gün) yakınlaştırılmıştır.

(KAF SURESİ / 31)

“Ona ‘esenlik ve barış (selam)la’ girin. Bu, ebedilik günüdür.”

(KAF SURESİ / 34)

Orda diledikleri her şey onlarındır; katımızda daha fazlası da var.

(KAF SURESİ / 35)

Şüphesiz muttaki olanlar, cennetlerde ve pınarlardadırlar;

(ZARİYAT SURESİ / 15)

Rablerinin kendilerine verdiğini alanlar olarak. Çünkü onlar, bundan önce ihsanda (güzel davranışta) bulunanlardı.

(ZARİYAT SURESİ / 16)

Hiç şüphesiz muttakiler, cennetlerde ve nimet içindedirler;

(TUR SURESİ / 17)

Rablerinin verdikleriyle ‘sevinçli ve mutludurlar’. Rableri, kendilerini ‘çılgınca yanan cehennemin’ azabından korumuştur.

(TUR SURESİ / 18)

“Yaptıklarınızdan dolayı afiyetle yiyin ve için.”

(TUR SURESİ / 19)

Özenle dizilmiş tahtlar üzerinde yaslanmışlardır. Ve Biz onları iri-ceylan gözlü hurilerle evlendirmişiz.

(TUR SURESİ / 20)

Onlara, istek duyup-arzuladıkları meyvelerden ve etten bol bol verdik.

(TUR SURESİ / 22)

Orada bir kadeh kapışır-çekişirler ki, onda ne ‘boş ve saçma bir söz’, ne günaha sokma yoktur.

(TUR SURESİ / 23)

Kendileri için (hizmet eden) civanlar, etrafında dönüp dolaşırlar; sanki (her biri) ‘sedefte saklı inci gibi tertemiz, pırıl pırıl.’

(TUR SURESİ / 24)

Kimi kimine dönüp sorarlar;

(TUR SURESİ / 25)

Dediler ki: “Biz doğrusu daha önce, ailemiz (yakın akrabalarımız) içinde endişe edip-korkardık.”

(TUR SURESİ / 26)

“Şimdi Allah, bize lütufta bulundu ve ‘hücrelere kadar işleyen kavurucu’ azabdan korudu.”

(TUR SURESİ / 27)

Ki Cennetü’l-Me’va onun yanındadır.

(NECM SURESİ / 15)

Rabbin makamından korkan kimse için ise iki cennet vardır.

(RAHMAN SURESİ / 46)

Çeşit çeşit ‘inceliklere ve güzelliklere’ (veya her türden sık ağaçlara) sahiptirler.
(RAHMAN SURESİ / 48)

İkisinde de akmakta olan iki pınar vardır.

(RAHMAN SURESİ / 50)

İkisinde de her meyveden iki çift vardır.

(RAHMAN SURESİ / 52)

Astarları, ağır işlenmiş atlastan yataklar üzerinde yaslanırlar. İki cennetin de meyve-devşirmesi (ordakilere) yakın (kolay)dır.

(RAHMAN SURESİ / 54)

Orada bakışlarını yalnızca eşlerine çevirmiş kadınlar vardır ki, bunlardan önce kendilerine ne bir insan, ne bir cin dokunmuştur.

(RAHMAN SURESİ / 56)

Sanki onlar yakut ve mercan gibidirler.

(RAHMAN SURESİ / 58)

İhsanın karşılığı ihsandan başkası mıdır?

(RAHMAN SURESİ / 60)

Bu-ikisinin ötesinde iki cennet daha var.

(RAHMAN SURESİ / 62)

Alabildiğine yemyeşildirler.

(RAHMAN SURESİ / 64)

İçlerinde durmaksızın fışkırıp-akan iki pınar vardır.

(RAHMAN SURESİ / 66)

İçlerinde (her türden) meyve, eşsiz-hurma ve eşsiz-nar vardır.

(RAHMAN SURESİ / 68)

Orada huyları güzel, yüzleri güzel kadınlar vardır.

(RAHMAN SURESİ / 70)

Otağlar içinde korunmuş huri kadınlar.

(RAHMAN SURESİ / 72)

Bunlardan önce kendilerine ne bir insan, ne bir cin dokunmuştur.

(RAHMAN SURESİ / 74)

Yeşil yastıklara ve çarpıcı güzellikteki döşeklere yaslanırlar.

(RAHMAN SURESİ / 76)

Yarışıp öne geçenler de, öne geçmiş öncülerdir.

(VAKIA SURESİ / 10)

İşte onlar, yakınlaştırılmış (mukarreb) olanlardır.

(VAKIA SURESİ / 11)

Nimetlerle-donatılmış cennetler içinde;

(VAKIA SURESİ / 12)

Birçoğu geçmiş (ümmet)lerden,

(VAKIA SURESİ / 13)

Birazı da sonrakilerden.

(VAKIA SURESİ / 14)

‘Özenle işlenmiş mücevher’ tahtlar üzerindedirler.

(VAKIA SURESİ / 15)

Karşılıklı yaslanmışlardır.

(VAKIA SURESİ / 16)

Çevrelerinde ölümsüzlüğe ulaşmış gençler dönüp dolaşır;

(VAKIA SURESİ / 17)

Kaynağından (doldurulmuş) testiler, ibrikler ve kadehler,

(VAKIA SURESİ / 18)

Ki bundan ne başlarını bir ağrı tutar, ne de kendilerinden geçip akılları çelinir.

(VAKIA SURESİ / 19)

Arzulayıp-seçecekleri meyveler,

(VAKIA SURESİ / 20)

Canlarının çektiği kuş eti.

(VAKIA SURESİ / 21)

Ve iri gözlü huriler,

(VAKIA SURESİ / 22)

Sanki saklı inciler gibi;

(VAKIA SURESİ / 23)

Yaptıklarına bir karşılık olmak üzere (onlara sunulur);

(VAKIA SURESİ / 24)

Orada, ne ‘saçma ve boş bir söz’ işitirler, ne günaha sokma.

(VAKIA SURESİ / 25)

Yalnızca bir söz (işitirler:) “Selam, selam.”

(VAKIA SURESİ / 26)

“Ashab-ı Yemin”, ne (kutludur o) “Ashab-ı Yemin.”

(VAKIA SURESİ / 27)

Yüklü dalları bükülmüş kiraz (ağaçları),

(VAKIA SURESİ / 28)

Üstüste dizili meyveleri sarkmış muz ağaçları,

(VAKIA SURESİ / 29)

Yayılıp-uzanmış gölgeler,

(VAKIA SURESİ / 30)

Durmaksızın akan su(lar);

(VAKIA SURESİ / 31)

Ve (daha) birçok meyveler arasında,

(VAKIA SURESİ / 32)

Kesilip-eksilmeyen ve yasaklanmayan (meyveler).

(VAKIA SURESİ / 33)

Yükseklere-kurulmuş döşekler (sedirler).

(VAKIA SURESİ / 34)

Gerçek şu ki, Biz onları yeni bir inşa (yaratma) ile inşa edip-yarattık.

(VAKIA SURESİ / 35)

Onları hep bakireler olarak kıldık,

(VAKIA SURESİ / 36)

Eşlerine sevgiyle tutkun (ve) hep yaşıt,

(VAKIA SURESİ / 37)

“Ashab-ı Yemin” olanlar için.

(VAKIA SURESİ / 38)

(Bunların) Birçoğu geçmiş (ümmet)lerden,

(VAKIA SURESİ / 39)

Birçoğu da sonrakilerdendir.

(VAKIA SURESİ / 40)

Eğer o (ölecek kişi), yakın kılınan (mukarreb olan)lardan ise,

(VAKIA SURESİ / 88)

Bu durumda rahatlık, güzel rızık ve nimetlerle donatılmış cennet (onundur).

(VAKIA SURESİ / 89)

Ve eğer “Ashab-ı Yemin”den ise,

(VAKIA SURESİ / 90)

Artık, “Ashab-ı Yemin”den selam sana.

(VAKIA SURESİ / 91)

O gün, mü’min erkekler ile mü’min kadınları, nurları önlerinde ve sağlarında koşarken görürsün. “Bugün sizin müjdeniz, içinde ebedi kalıcılar (olduğunuz), altından ırmaklar akan cennetlerdir.” İşte ‘büyük kurtuluş ve mutluluk’ budur.

(HADiD SURESİ / 12)

Allah’a ve ahiret gününe iman eden hiç bir kavim (topluluk) bulamazsın ki, Allah’a ve elçisine başkaldıran kimselerle bir sevgi (ve dostluk) bağı kurmuş olsunlar; bunlar, ister babaları, ister çocukları, ister kardeşleri, isterse kendi aşiretleri (soyları) olsun. Onlar, öyle kimselerdir ki, (Allah) kalplerine imanı yazmış ve onları kendinden bir ruh ile desteklemiştir. Onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacaktır; orda süresiz olarak kalacaklardır. Allah, onlardan razı olmuş, onlar da O’ndan razı olmuşlardır. İşte onlar, Allah’ın fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesiz Allah’ın fırkası olanlar, felah (umutlarını gerçekleştirip kurtuluş) bulanların ta kendileridir.

(MÜCADELE SURESİ / 22)

Ateş halkı ile cennet halkı bir olmaz. Cennet halkı ‘umduklarına kavuşup mutluluk içinde olanlardır.’

(HAŞR SURESİ / 20)

O da sizin günahlarınızı bağışlar, sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere ve Adn cennetlerindeki güzel konaklara yerleştirir. İşte ‘büyük mutluluk ve kurtuluş’ budur.

(SAFF SURESİ / 12)

Sizi toplanma günü için bir arada toplayacağı gün; işte bu aldanma (teğabün) günüdür. Kim Allah’a iman edip salih bir amelde bulunursa (Allah) onun kötülüklerini örter ve içinde ebedi kalıcılar olmak üzere altından ırmaklar akan cennetlere sokar. İşte büyük ‘mutluluk ve kurtuluş (fevz)’ budur.

(TEĞABÜN SURESİ / 9)

İman edip salih amellerde bulunanları karanlıklardan nura çıkarması için Allah’ın apaçık ayetlerini size okuyan bir elçi de (gönderdik). Kim iman edip salih bir amelde bulunursa, (Allah) onu içinde süresiz kalıcılar olmak üzere altından ırmaklar akan cennetlere sokar. Allah, gerçekten ona ne güzel bir rızık vermiştir.

(TALAK SURESİ / 11)

Allah, iman edenlere de Firavun’un karısını örnek verdi. Hani demişti ki: “Rabbim bana kendi katında, cennette bir ev yap; beni Firavun’dan ve onun yaptıklarından kurtar ve beni o zalimler topluluğundan da kurtar.”

(TAHRİM SURESİ / 11)

Tahtlar üzerinde bakıp-seyretmektedirler.

(MUTAFFİFİN SURESİ / 23)

Onları gördükleri zaman ise: “Bunlar elbette şaşkın-sapıklardır” derlerdi.

(MUTAFFİFİN SURESİ / 32)

Şüphesiz iman edip salih amellerde bulunanlara gelince; onlar için altından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte büyük ‘kurtuluş ve mutluluk’ budur.

(BÜRUC SURESİ / 11)

O gün, öyle yüzler de vardır ki, nimette (engin bir mutluluk içinde)dirler.

(ĞAŞİYE SURESİ / 8)

Harcadığı-çabadan dolayı hoşnuttur.

(ĞAŞİYE SURESİ / 9)

Yüksek bir cennettedir.

(ĞAŞİYE SURESİ / 10)

Orda anlamsız bir söz işitmez.

(ĞAŞİYE SURESİ / 11)

Orda ‘durmaksızın akan’ bir kaynak vardır.

(ĞAŞİYE SURESİ / 12)

Orda ‘yükseklerde kurulmuş, tahtlar da vardır;

(ĞAŞİYE SURESİ / 13)

Konulmuş (içecek dolu) kaplar,

(ĞAŞİYE SURESİ / 14)

Dizi dizi yastıklar,

(ĞAŞİYE SURESİ / 15)

Ve serilmiş yaygılar.

(ĞAŞİYE SURESİ / 16)

Ey mutmain (tatmin bulmuş) nefis,

(FECR SURESİ / 27)

Rabbine, hoşnut edici ve hoşnut edilmiş olarak dön
.
(FECR SURESİ / 28)

Artık kullarımın arasına gir.

(FECR SURESİ / 29)

Cennetime gir.

(FECR SURESİ / 30)

İman edip salih amellerde bulunanlar ise; işte onlar da, yaratılmışların en hayırlılarıdır.

(BEYYİNE SURESİ / 7)

Rableri katında onların ödülleri, içinde ebedi kalıcılar olmak üzere altından ırmaklar akan Adn cennetleridir. Allah, onlardan razı olmuştur, kendileri de O’ndan razı (hoşnut, memnun) kalmışlardır. İşte bu, Rabbinden ‘içi titreyerek korku duyan kimse’ içindir.
(BEYYİNE SURESİ / 8 )

Bakara Süresinin türkçe meali

Bakara Süresinin türkçe meali

“ Bakara ” Sığır inek anlamındadır..

Tef­sir Riva­yete Göre Bakara sure­si­nin iniş sebebi:

Medine döne­minde inmiş­tir. Kur’an-ı Kerim’in en uzun sûresi olup 286 âyet­tir. Adını, 67–73. âyet­lerde yer alan “bakara” (sığır) keli­me­sin­den alır. Sûre, İslâm huku­ku­nun ana konu­la­rıyla ilgili pek çok hüküm içermektedir.

( Ayet 1. ) Elif Lâm Mîm.

Kur’an-ı Kerim’de yirmi dokuz sûre­nin başında yer alan bu gibi harf­lere “Hurûf-i mukat­taa” veya “Mukatta’ât” (Arap alfa­be­sin­deki adla­rıyla, tek tek oku­nan harf­ler) denir. Anlam­la­rını kesin ola­rak bil­me­di­ği­miz bu harf­ler üze­rinde tef­sir bil­gin­leri çeşitli görüş­ler belirt­miş­ler­dir. Bun­lar ara­sında, bu harf­le­rin; başında bulun­duğu sûre­nin adı, ya da Allah Teâlâ ile Hz.Peygamber ara­sında birer şifre olduğu görüş­leri ağır­lık kazanmıştır.

( Ayet 3, ) Onlar gaybe

Gayb, söz­lükte görme duyu­suyla algı­la­na­ma­yan şey demek­tir. Kelime, “duyu­la­rın kap­sa­mına gir­me­yen gizli her şey” anla­mında kul­la­nı­lır. Bir şeyin “gayb” oluşu Allah’a göre değil insan­lara göre­dir. Zira Allah’ın ilmi­nin dışında kalan hiç­bir şey yok­tur. Allah’a, melek­lere, ahi­ret gününe, cen­net ve cehen­neme, kadere inan­mak “gaybe iman” konu­ları arasındadır.

( Ayet 6. ) Küfre sap­la­nan­lara gelince, onları uyar­san da, uyar­ma­san da, onlar için bir­dir, inanmazlar

Burada kas­te­di­len, dün­yada kafir ola­rak yaşa­yıp sonunda Ahi­rete de kafir ola­rak inti­kal ede­ceği Allah tara­fın­dan bili­nen inkarcılardır.

( Ayet 13, ) Onlara, “İnsan­la­rın inan­dık­ları gibi siz de ina­nın” denil­di­ğinde ise, “Biz de akıl­sız­lar gibi iman mı ede­lim?” derler.

Âye­tin bu kısmı, “Onlara, insan­la­rın inan­dık­ları gibi siz de ina­nın, denil­di­ğinde ise, “Biz, akıl­sız­la­rın iman ettiği gibi mi iman ede­lim?” der­ler.” şek­linde de ter­cüme edilebilir.

( Ayet 26. ) Allah bir siv­ri­si­neği, ondan daha da ötesi bir var­lığı örnek ola­rak ver­mek­ten çekin­mez. İman eden­ler onun, Rab­le­rin­den (gelen) bir ger­çek oldu­ğunu bilir­ler. Küfre sap­la­nan­lar ise, “Allah örnek ola­rak bununla neyi kas­tet­miş­tir?” der­ler. (Allah) onunla bir çok­la­rını sap­tı­rır, bir çok­la­rını da doğru yola ile­tir. Onunla ancak fasık­ları saptırır.

Fâsık, Allah’a itaat çiz­gi­si­nin dışına çıkan kimse demek­tir. Kelime, Kur’an-ı Kerim’de “kâfir”, “günah­kâr”, “yalancı” ve “kötü­lük yapan” anlam­la­rında kul­la­nıl­mış­tır. Burada “fasık” kâfir anla­mında kul­la­nıl­mak­ta­dır. Allah’ın sap­tır­ması ifa­desi mecazî bir ifa­de­dir. Aslında insan­ları sap­tı­ran, cahil önder­le­riyle şey­tan­dır. Allah bu örneği ver­mekle, aslında ken­di­le­rinde varo­lan sap­kın­lığı ortaya çıkar­mış olmaktadır.

( Ayet 40, ) Ey İsrailoğulları !

İsrâil, Ishak Pey­gam­be­rin oğlu Yakup Peygamberdir.

( Ayet 45, ) Sab­re­de­rek ve namaz kıla­rak (Allah’tan) yar­dım dileyin.

Sabır, insanı olgun­laş­tı­rır, geliş­ti­rir ve güç­len­di­rir. Namaz ise, Allah’a kul­lu­ğun, tes­li­mi­ye­tin ve nimet­lere şük­rün en yük­sek ifade biçimi, aktif ve düzenli bir haya­tın gös­ter­ge­si­dir. Âyette, zor­luk­lar kar­şı­sında insanı hem ruhen hem de dış hayatta güçlü kıla­cak iki temel öge­den yarar­lan­ma­mız tav­siye edilmektedir.

( Ayet 48, ) Öyle bir gün­den sakı­nın ki o gün hiç kimse bir baş­kası adına bir şey öde­ye­mez. Hiç­bir kim­se­den her­hangi bir şefaat kabul olun­maz, fidye alınmaz.

Şefaat, biri­nin bağış­lan­ma­sına ara­cı­lık etmek demek­tir. Kıya­met gününde başta Hz. Pey­gam­ber olmak üzere, Pey­gam­ber ile Allah’ın izin vere­ceği bazı insan­lar ve melek­ler, günah­kâr mü’minlerin affe­dil­me­sini, günah­sız­la­rın dere­ce­le­ri­nin yük­sel­til­me­sini Allah’tan dile­ye­cek­ler­dir. Şefaat talep­le­ri­nin yerine geti­ri­lip geti­ril­me­mesi konu­sunda tak­dir Allah’a aittir.

( Ayet 53. ) Hani, doğru yolu tuta­sı­nız diye Mûsâ’ya Kitab’ı (Tevrat’ı) ve Furkan’ı vermiştik.

Fur­kan, “Hak ile batılı ayı­ran” anla­mı­na­dır. Burada Mûsâ’ya veri­len emir­ler ve hüküm­ler kastedilmektedir.

( Ayet 54, ) Mûsâ kav­mine dedi ki: “Ey kav­mim! Siz­ler, buza­ğıyı ilah edin­mekle ken­di­nize yazık etti­niz. Gelin yara­tı­cı­nıza tövbe edin de nefis­le­ri­nizi öldürün

Âye­tin bu kısmı “İçi­niz­den buza­ğıya tapan­ları öldü­rün” şek­linde de ter­cüme edilmiştir.

( Ayet 58, ) Hani, “Şu memlekete

Adı geçen mem­le­ke­tin Kudüs veya Erîha olduğu riva­yet edilmiştir.

( Ayet 59. ) Der­ken, onla­rın için­deki zalim­ler, sözü ken­di­le­rine söy­le­nen­den başka şekle sok­tu­lar. Biz de hak­tan ayrıl­ma­ları sebe­biyle o zalim­lere gök­ten bir azap indirdik.

Âyette ifade edi­len bu aza­bın veba gibi kor­kunç bir bula­şıcı has­ta­lık olduğu tef­sir bil­gin­le­rince ifade edilmiştir.

( Ayet 62, ) Şüp­he­siz, ina­nan­lar (Müs­lü­man­lar) ile, Yahu­di­ler, Hıris­ti­yan­lar ve Sâbiîlerden

Sâbi­îler, bazı tef­sir bil­gin­le­rine göre, Yahu­di­lik ile Hıris­ti­yan­lık ara­sında bulu­nan ve tev­hid inan­cına daya­nan bir dinin men­sup­la­rı­dır. İslam âlim­le­ri­nin çoğun­luğu ise bun­la­rın, kitap ehlin­den olma­dı­ğını söy­le­mek­te­dir­ler. Bir riva­yete göre ise Sâbi­îler, Hz. İbrahim’in dinine men­sup kimselerdir.

( Ayet 62, ) (her bir gru­bun kendi şeri­atında) “Allah’a ve ahi­ret gününe ina­nan ve salih amel­ler işle­yen­ler için Rab­leri katında müka­fat var­dır; onlar kor­kuya uğra­ma­ya­cak­lar, mah­zun da olma­ya­cak­lar­dır” (diye hükmedilmiştir).

İslâ­mi­yet ken­din­den önceki din­le­rin hük­münü kal­dır­mış­tır. Bu iti­barla, hangi dine men­sup bulu­nursa bulun­sun, tüm insan­lar İslam’a gir­mekle yüküm­lü­dür­ler. İslâm gel­me­den önceki semavi din­lere men­sup olan­lar­dan Allah’a ve ahi­rete ina­nıp iyi işler yapan­lar, tıpkı İslâ­mi­yette olduğu gibi, kur­tu­luşa ermiş­ler­dir. Bu genel bir kural­dır. Bu âyet bu nok­tayı vur­gu­la­mak­ta­dır. Yoksa İslâ­mi­yet gel­dik­ten sonra, İslamı kabul etme­den, kendi ölçü­leri içinde “Allah’a ve ahi­rete ina­nıp, iyi işler yap­mak” kişiyi kur­tu­luşa erdir­mez. Ben­zer ifa­de­ler için bakı­nız: Mâide sûresi, âyet, 69.

( Ayet 65, ) Şüp­he­siz siz, içi­niz­den Cumar­tesi yasağını

Hz.Mûsâ’nın dinine göre cumar­tesi günü çalış­ma­yıp iba­detle meş­gul olmak bir esastı. İsra­ilo­ğul­la­rı­nın bu esası çiğ­ne­me­leri ile ilgili ola­rak ayrıca bakı­nız: Nisâ sûresi, âyet, 47–54; A’râf sûresi, âyet, 163; Nahl sûresi, âyet, 124.)

( Ayet 66. ) Biz bunu, hem onu gören­lere, hem de sonra gele­cek­lere bir ibret ve Allah’a karşı gel­mek­ten sakı­nan­lara da bir öğüt kıldık.

Bazı tef­sir bil­gin­leri âyette sözü edi­len may­mun­laş­tırma ola­yı­nın tem­sîlî, bazı­ları da ger­çek oldu­ğunu söylemişlerdir.

( Ayet 67. ) Hani Mûsâ kav­mine, “Allah size bir sığır kes­me­nizi emre­di­yor” demişti. Onlar da, “Sen bizimle eğle­ni­yor musun?” demiş­lerdi. Mûsâ, “Ken­dini bil­mez cahil­ler­den olmak­tan Allah’a sığı­nı­rım” demişti.

Tef­sir kay­nak­la­rı­nın aktar­dı­ğına göre, İsra­ilo­ğul­la­rın­dan birisi, zen­gin, fakat çocuğu olma­yan amca­sını, malını elde etmek için öldür­müş, sonra da cesedi bir baş­ka­sı­nın evi­nin önüne bırak­mıştı. Bununla da yetin­me­ye­rek, “Amcamı öldür­dü­ler”, diye ortaya çıkınca, taraf­lar vuruşma nok­ta­sına gel­miş­lerdi. İçle­rin­den biri, “Ne diye bir­bi­ri­mizi öldü­re­ce­ğiz. İşte Allah’ın pey­gam­beri, ona baş­vu­ra­lım”, dedi. Durumu Hz.Mûsâ’ya aktar­dı­lar. Katil bulu­na­ma­yınca Allah Teâlâ onla­rın bir sığır kese­rek, sığı­rın bir par­çası ile ölüye vur­ma­la­rını emretti. Onlar, kesi­lecek sığı­rın nite­lik­le­rini sor­maya baş­la­dı­lar. Niha­yet nite­lik­leri belir­ti­len sığırı bulup kes­ti­ler ve par­ça­sıyla öldü­rü­len şahsa vur­du­lar. Ölü diri­lip, katili haber verdi. İşte, 67–74. âyet­ler bu olayı anlatmaktadır.

( Ayet 75. ) Şimdi, bun­la­rın size ina­na­cak­la­rını mı umu­yor­su­nuz? Oysa içle­rin­den bir takımı, Allah’ın kela­mını din­ler, iyice anla­dık­tan sonra, onu bile bile tah­rif ederlerdi.

Bu âyet Yahu­di­le­rin, kut­sal kitap­ları Tevrat’ı tah­rif ettik­le­rini açık bir ifade ile ortaya koy­mak­ta­dır. Bu ger­çek, Maurice Buca­ille gibi Batı’lı bazı araş­tır­macı bil­gin­lerce de kesin ola­rak ifade edil­miş­tir. Biz­zat Tevrat’ta da bunu doğ­ru­la­yıcı ifa­de­ler yer almak­ta­dır. (Yeremya, 8/8–9)

( Ayet 78, ) Bun­la­rın bir de ümmî

Ümmî, ana­dan doğ­duğu gibi kalan, yani okuma-yazma bil­me­yen kimse demek­tir. Burada din­leri konu­sunda asgari düzeyde bile bil­gisi olma­yan­lar kastedilmiştir.

( Ayet 88. ) “Kalp­le­ri­miz muha­fa­za­lı­dır” dedi­ler. Öyle değil. İnkar­ları sebe­biyle Allah onları lânet­le­miş­tir. Bu yüz­den pek az iman ederler.

Yahu­di­ler, tarih­leri boyunca, ken­di­le­rine gön­de­ri­len pey­gam­ber­lere karşı daima diren­miş­ler, onlara işkence etmiş­ler, onları öldür­müş­ler, olma­dık hile ve ent­ri­ka­lara baş­vur­muş­lardı. Bun­dan son­raki âyet­ler, Yahu­di­le­rin Hz.Peygamber’e karşı da ser­gi­le­dik­leri bu olum­suz tutumu dile getirmektedir.

( Ayet 93, ) Hani, Tûr’u tepe­nize dike­rek siz­den söz almış­tık, “Size ver­di­ği­miz Kitab’a sım­sıkı sarı­lın; ona kulak verin” demiş­tik. Onlar, “Din­le­dik, karşı geldik”

İsra­ilo­ğul­la­rın­dan söz alın­ması konu­sunda bu sûre­nin 63. âye­tine bakınız.

( Ayet 104. ) Ey iman eden­ler! “Râinâ” (bizi gözet) deme­yin, “unzurnâ” (bize bak) deyin ve din­le­yin. Kafir­ler için acıklı bir azap vardır.

Saha­bi­ler, Hz.Peygamber’in nasi­hat­le­rin­den daha çok yarar­lan­mak için ona, “Râinâ (Bizi gözet)”, diyor­lardı. Yahu­di­ler bu ifa­deyi İbranice’de haka­ret ifade eden bir anlamda kullanıyorlardı.Bir başka yoruma göre “râ’inâ” keli­me­sini, Arapça’da “çoba­nı­mız” anla­mına gelecek şekilde “râinâ” diye okuyorlardı.O sebeple âyet, mü’minlerden, “Râinâ” yerine yine, “Bize de bak”, “Bizi de gözet” anla­mın­daki, “Unzurnâ” ifa­de­sini kul­lan­ma­la­rını iste­miş­tir. Âyette, yan­lış anlama çeki­le­bi­lecek keli­me­leri kul­lan­mak­tan sakın­ma­nın adaba uygun oldu­ğuna işa­ret edil­mek­te­dir. Konu ile ilgili ola­rak ayrıca Nisâ sûre­si­nin 46. âye­tine bakınız.

( Ayet 112, ) Hayır, öyle değil! Kim “ihsan”

İhsan, Hz. Pey­gam­be­rin de ifade buyur­duğu gibi “Allah’a, onu görür gibi iba­det etmek” demektir.

( Ayet 113, ) Yahu­di­ler, “Hıris­ti­yan­lar bir temel üze­rinde değil­ler” dedi­ler. Hıris­ti­yan­lar da, “Yahu­di­ler bir temel üze­rinde değil­ler” dedi­ler. Oysa hepsi Kitab’ı

Âyet­teki “Kitap” ile Hz.İsa’yı tas­dik eden Tev­rat ve Hz.Mûsâ’yı tas­dik eden İncil kas­te­dil­mek­te­dir. İki kitap­tan her biri, diğe­rini geti­ren pey­gam­beri tas­dik ettiği için, ikisi bir­den “Kitap” diye zikredilmiştir.

( Ayet 115, ) Doğu da, Batı da (tüm yer­yüzü) Allah’ındır. Nereye döner­se­niz Allah’ın yüzü

“Allah’ın yüzü” ifa­desi, mecazi bir anla­tım olup, burada “Allah’ın rah­meti, rızası ve nimeti” demek­tir. Kul, tümüyle Allah’a ait olan yer­yü­zü­nün nere­sinde ve hangi cihe­tinde, ne tür bir taat ve işe girişse, Allah’ın lütuf ve rah­me­tini orada bulur.

( Ayet 116, ) “Allah, çocuk edindi” dediler.

Yahu­di­ler “Uzeyr Allah’ın oğlu­dur”, diyor­lardı. Hıris­ti­yan­lar da İsa’nın Allah’ın oğlu olduğu inan­cın­da­dır­lar. (Bakı­nız: Tevbe sûresi, âyet, 30.)

( Ayet 125, ) Hani, biz Kâbe’yi insan­lara top­lantı ve güven yeri kıl­mış­tık. Siz de Makam-ı İbrahim’den

Âyette geçen “Makam-ı İbrahim”in ne olduğu konu­sunda tef­sir bil­gin­leri çeşitli görüş­ler belirt­miş­ler­dir. “Hac iba­de­ti­nin yapıl­ması sıra­sında ziya­ret edi­len yer­ler­den biri”, “Kâbe”, “Harem diye bili­nen alan”, “Hz. İbrahim’in Kâbe’yi inşa eder­ken iskele ola­rak kul­lan­dığı ve halkı hacca davet eder­ken üze­rine çık­tığı taşın bulun­duğu alan” şek­lin­deki açık­la­ma­lar bun­lar­dan bazılarıdır.

( Ayet 138. ) “Biz Allah’ın boya­sıyla boyan­mı­şız­dır. Boyası Allah’ınkinden daha güzel olan kim­dir? Biz ona iba­det eden­le­riz” (deyin).

Hıris­ti­yan­lar, doğan çocuk­la­rını, Hıris­ti­yan­lığı kabul eden­leri ya da bir kili­se­den öbü­rüne geçen­leri vaf­tiz denen bir işlem­den geçi­rir­ler. Vaf­tiz su serp­mek ya da suya batır­mak sure­tiyle yapı­lır. Baba, Oğul ve Ruhu’l-Kudüs adına yapı­lan bu işle­min insanı asli günah­tan kur­ta­ra­ca­ğına, insa­nın adeta yep­yeni bir hayat boya­sına boya­na­ca­ğına ina­nır­lar. Vaf­tiz uygu­la­ma­sı­nın aslı Yahu­di­lik­ten gel­mek­te­dir. Bu âyette, ger­çek kur­tu­lu­şun böyle zahiri ve sem­bo­lik eylem­lerle değil, Allah’ın insan­la­rın fıt­ra­tına yer­leş­tir­diği asli renk olan tev­hid inancı ile müm­kün ola­cağı vurgulanmaktadır.

( Ayet 143, ) Böy­lece, siz­ler insan­lara birer şahit (ve örnek) ola­sı­nız ve Pey­gam­ber de size bir şahit (ve örnek) olsun diye sizi orta bir ümmet

Âyet­teki “Orta ümmet” ifa­desi ile, adil, seç­kin, her yönüyle den­geli, hak­tan asla ayrıl­ma­yan, önder, bütün top­lum­larca hakem kabul edi­lecek bir ümmet kasdedilmektedir.

( Ayet 143, ) yap­tık. Her ne kadar Allah’ın doğru yolu gös­ter­diği kim­se­ler­den baş­ka­sına ağır gelse de biz, yönel­mekte oldu­ğun ciheti ancak; Resûl’e tabi olan­larla, geri­sin geriye döne­cek­leri ayırd ede­lim diye kıble yap­tık. Allah ima­nı­nızı boşa çıka­ra­cak değil­dir. Şüp­he­siz, Allah insan­lara çok şef­katli ve çok merhametlidir.

Bu ve daha son­raki üç âyette kıb­le­nin Kudüs’ten Kâbe’ye çev­ril­mesi ile, bu olay üze­rine yahu­di­le­rin çıkar­dık­ları dedi­ko­du­lar dile geti­ri­lip cevaplandırılmaktadır.

( Ayet 144. ) (Ey Muham­med!) Biz senin çok defa yüzünü göğe doğru çevi­rip dur­du­ğunu (vahiy bek­le­di­ğini) görü­yo­ruz. (Merak etme) elbette seni, hoş­nut ola­ca­ğın kıb­leye çevi­re­ce­ğiz. (Bun­dan böyle), yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir. (Ey Müs­lü­man­lar!) Siz de nerede olur­sa­nız olun, (namazda) hep o yöne dönün. Şüp­he­siz ken­di­le­rine kitap veri­len­ler, bunun Rabb­le­rin­den (gelen) bir ger­çek oldu­ğunu elbette bilir­ler. Allah onla­rın yap­tık­la­rın­dan haber­siz değildir.

Hz.Peygamber, Hicri ikinci yılın orta­la­rına kadar namaz­larda Kudüs cihe­tine yöne­li­yor, fakat hep Kâbe’ye yönelme emri­nin gel­me­sini bek­li­yordu. Bir ikindi namazı sıra­sında Allah Teâlâ Kâbe’ye doğru yönel­me­sini emretti. Kudüs’e doğru yöne­le­rek baş­la­nan bu namaz Kâbe’ye yöne­le­rek tamam­landı. Bu ola­yın geç­tiği yerde yapı­lan mes­cit, bugün “Mescid-i Kıb­le­teyn”, yani iki kıb­leli mes­cit diye anılmaktadır.

( Ayet 146. ) Ken­di­le­rine kitap ver­dik­le­ri­miz onu (Pey­gam­beri) oğul­la­rını tanı­dık­ları gibi tanır­lar. Böyle iken içle­rin­den bir takımı bile bile ger­çeği gizlerler.

Yahu­di­ler ve hıris­ti­yan­lar Hz. Peygamber’e ait özel­lik­leri kendi kut­sal kitap­la­rında oku­ya­gel­dik­le­rin­den onu özel­lik­le­riyle çok iyi tanı­yor­lardı. Âyette, yahu­di­le­rin ve hıris­ti­yan­la­rın Hz. Peygamber’i inkar etme­le­ri­nin bil­gi­siz­lik­ten değil, inat­tan kay­nak­lan­dı­ğına işa­ret edilmektedir.

( Ayet 153. ) Ey iman eden­ler! Sab­re­de­rek ve namaz kıla­rak Allah’tan yar­dım dile­yin. Şüphe yok ki Allah sab­re­den­lerle beraberdir.

Sabır, insanı ruhen olgun­laş­tı­rır, geliş­ti­rir ve güç­len­di­rir. Namaz ise, Allah’a kul­lu­ğun, tes­li­mi­ye­tin ve nimet­lere şük­rün en yük­sek ifade biçimi ve aktif, düzenli bir haya­tın gös­ter­ge­si­dir. Âyette zor­luk­lar kar­şı­sında insanı hem ruhen hem de dış hayatta güçlü kıla­cak iki temel öğe­den yarar­lan­ma­mız tav­siye edilmektedir.

( Ayet 154. ) Allah yolunda öldü­rü­len­lere “ölü­ler” deme­yin. Hayır, onlar diri­dir­ler. Ancak siz bunu bilemezsiniz.

Âyette şehit­lik mer­te­be­si­nin yüce­liği vur­gu­lan­mak­ta­dır. Aynı anlamda bir ifade için Âl-i İmran sûre­si­nin 169. âye­tine bakınız.

( Ayet 159. ) İndir­di­ği­miz apa­çık delil­leri ve hida­yeti Kitap’ta açık­la­ma­mız­dan sonra onları giz­le­yen­ler var ya, işte onlara hem Allah lanet eder, hem de bütün lanet etme konu­munda olan­lar lanet eder.

Lanet etme konu­munda olan­la­rın, Allah, melek­ler ve insan­lar olduğu, bu sûre­nin 161. âyeti ile, Âl-i İmran sûre­si­nin 87. âye­tinde açıklanmıştır.

( Ayet 163. ) Sizin ila­hı­nız bir tek ilah­tır. Ondan başka ilah yok­tur. O Rahmân’dır, Rahîm’dir.

“Rah­mân” ve Rahîm” keli­me­le­ri­nin anlam­ları için Fâtiha sûre­si­nin ikinci âye­ti­nin dip­no­tuna bakınız.

( Ayet 170. ) Onlara, “Allah’ın indir­di­ğine uyun!” denil­di­ğinde, “Hayır, biz, ata­la­rı­mızı üze­rinde bul­du­ğu­muz (yol)a uya­rız!” der­ler. Peki ama, ata­ları bir şey anla­ma­yan, doğru yolu bula­ma­yan kim­se­ler olsa­lar da mı (onla­rın yoluna uyacaklar)?

Âyette, yap­tık­ları işin yan­lış­lı­ğına ve çir­kin­li­ğine akıl erdi­re­me­den, ata­la­rı­nın inanç­la­rını körü körüne tak­lid eden müş­rik­ler kınanmaktadır.

( Ayet 173. ) Allah, size ancak leş, kan, domuz eti ve Allah’tan baş­kası adına kesi­leni haram kıldı. Ama kim mec­bur olur da, istis­mar etmek­si­zin ve zaru­ret ölçü­sünü aşmak­sı­zın yemek zorunda kalırsa, ona günah yok­tur. Şüp­he­siz, Allah çok bağış­la­yan­dır, çok mer­ha­met edendir.

İslâm’da zaru­ret­le­rin mah­zur­ları orta­dan kal­dır­dı­ğına en güzel delil bu âyette ifa­de­sini bulur. Bir haramı helal say­ma­mak ve haddi aşma­mak kay­diyle bazen zaru­ret mik­ta­rınca, yasak bir iş işle­ne­bi­lir. Yen­mesi haram olan şey­ler ile ilgili ola­rak ayrıca bakı­nız: Nahl sûresi, âyet, 115.

( Ayet 174. ) Allah’ın indir­diği kitap­tan bir kıs­mını giz­le­yip onu az bir bedel ile deği­şen­ler (var ya); işte onlar karın­la­rına ateş­ten başka bir şey dol­dur­mu­yor­lar. Kıya­met günü Allah onlarla ne konu­şa­cak, ne de onları arı­ta­cak­tır. Onlar için elem dolu bir azap vardır.

Son pey­gam­ber Hz.Muhammed’in nite­lik ve özel­lik­leri Tevrat’ta belir­til­mişti. Yahudi haham­ları bun­ları giz­le­di­ler. Böy­lece hem ken­di­leri, hem de kavim­leri sap­mış oldu. Bu değer­len­dir­meye göre âyette geçen kitap­tan kasıt Tev­rat; giz­le­dik­le­rin­den kasıt da Hz. Pey­gam­be­rin nite­lik­le­ri­dir. Ancak Allah’ın kita­bında yer alan her­hangi bir hükmü giz­le­meye yöne­lik her tür niyet ve teşeb­büs bu kate­go­ride değerlendirilir.

( Ayet 178. ) Ey iman eden­ler! Öldü­rü­len­ler hak­kında size kısas farz kılındı. Hüre karşı hür, köleye karşı köle, kadına karşı kadın kısas edi­lir. Ancak öldü­ren kimse, kar­deşi (öldü­rü­le­nin vârisi, velisi) tara­fın­dan affe­di­lirse, aklın ve dinin gerek­le­rine uygun yol izle­mek ve güzel­likle diyet öde­mek gere­kir. Bu, Rab­bi­niz­den bir hafif­letme ve rah­met­tir. Bun­dan sonra teca­vüzde bulu­nana elem dolu bir azap vardır.

Kısas, aynıyla kar­şı­lık ver­mek demek­tir. İslâm huku­kunda ise, kas­ten ve hak­sız yere bir kim­se­nin canına kıyma ya da bede­nine veya uzvuna zarar verme suç­la­rını işle­yen kim­se­le­rin, ver­dik­leri zara­rın aynıyla ceza­lan­dı­rıl­ma­ları demek­tir. Bu âyette kısas, “cana can” kura­lını ifade etmek­te­dir. Mâide sûre­si­nin 45. âyeti, kısasa tabi suç­ları top­luca belirt­mek­te­dir. İlgili şah­sın vaz­geç­mesi halinde kısas diyete dönü­şür. Hıris­ti­yan­lıkta adam öldü­re­nin affe­dil­mesi, Yahu­di­likte ise, mut­laka kısasa tabi tutul­ması esastı. İslâm, diyet uygu­la­ması ile orta yolu getir­miş oldu.

( Ayet 180. ) Siz­den biri­nize ölüm gelip çat­tığı zaman, eğer geride bir hayır (mal) bırak­mışsa, anaya, babaya ve yakın akra­baya meşru bir tarzda vasi­yette bulun­ması –Allah’a karşı gel­mek­ten sakı­nan­lar üze­rinde bir hak ola­rak– size farz kılındı.

Vasi­yetle ilgili bu emir henüz mirasla ilgili kural­lar açık­lan­ma­dan önce veril­mişti. Amaç ise varis­leri ada­let­siz­lik­ten koru­maktı. Daha sonra, mirasla ilgili hüküm­ler Nisâ sûre­sinde açıklandı.

( Ayet 184, ) Oruç, sayılı gün­ler­de­dir. Siz­den kim hasta, ya da yol­cu­lukta olursa, tuta­ma­dığı gün­ler sayı­sınca başka gün­lerde tutar. Oruca gücü yet­me­yen­ler ise bir yok­sul doyumu fidye verir.

Rama­zan orucu, ergen­lik çağına ulaş­mış, akıllı her müs­lü­mana farz­dır. Has­ta­lık, yol­cu­luk, kadın­lara has özel hal­ler gibi meşru sebep­lerle Rama­zan ayında oruç tuta­ma­yan­lar bu oruç­ları şart­la­rın elve­rişli olduğu başka zaman­larda kaza eder­ler. Maze­ret­siz ola­rak oruç tut­ma­yan­lar büyük günah işle­miş olur­lar. Aşırı yaş­lı­lar ya da iyi­leş­mez has­ta­lar, bu sebeple oruç tuta­maz­lar ve bu oruç­ları kaza etmek­ten de ümit keser­lerse, oruç­suz geçi­ri­len her gün için bir fidye verir­ler. Fidye tıpkı fıtır sada­kası gibi, bir fakiri bir gün doyur­mak ya da bunun bede­lini vermektir.

( Ayet 187, ) Oruç gece­sinde kadın­la­rı­nıza yak­laş­mak size helal kılındı.

Tef­sir kay­nak­la­rı­nın aktar­dı­ğına göre, oru­cun farz kılın­dığı ilk dönem­lerde müs­lü­man­lar, oruç tuta­cak­ları zaman sadece güneş batı­mın­dan yatsı nama­zını kılın­caya ya da uyu­yun­caya kadar yiyip içe­bi­li­yor­lar; cin­sel iliş­kide bulu­na­bi­li­yor­lardı. Kısaca imsak, yatsı nama­zın­dan ya da uykuya dalın­ma­sın­dan iti­ba­ren baş­lardı. Âyette, yatsı nama­zın­dan ya da uyku­dan sonra cin­sel iliş­ki­nin oruca engel olma­dığı vurgulanmaktadır.

( Ayet 187, ) Onlar, size örtü­dür­ler, siz de onlara örtüsünüz.

Âye­tin bu kıs­mında, güçlü bir anla­tım üslubu içinde, karı koca ara­sın­daki iliş­ki­nin tabi­atı ortaya kon­mak­ta­dır. Elbise ve örtü insanı nasıl soğuk­tan ve sıcak­tan korur, kusur­la­rını örterse, eşler de bir­bir­le­rine karşı öyle koru­yucu, kol­la­yıcı ve bağlı olacaklardır.

( Ayet 189, ) Sana, hilal­leri soru­yor­lar. De ki: “Onlar, insan­lar ve hac için vakit ölçüleridir.

Hz.Peygamber’e, “Hilal niçin önce iplik gibi ince­cik görü­nü­yor, sonra kalın­la­şıp niha­yet daire şek­lini alı­yor?” diye soru yönel­til­mişti. Âye­tin bu kıs­mında söz konusu soruya, ayın hare­ket­le­ri­nin zaman tayi­ninde, özel­likle hac, oruç ve zekat gibi iba­det­le­rin vakit­le­ri­nin belir­len­me­sinde kıs­tas olduğu ifade edi­le­rek cevap veril­mek­te­dir. Aynı konuya Yûnus sûre­si­nin 5. âyeti ile İsra sûre­si­nin 12. âye­tinde de değinilmektedir.

( Ayet 189, ) İyi­lik, evlere arka­la­rın­dan gir­me­niz değil­dir. Ama iyi dav­ra­nış, takva sahibi (Allah’a karşı gel­mek­ten sakı­nan) insa­nın dav­ra­nı­şı­dır. Evlere kapı­la­rın­dan girin. Allah’a karşı gel­mek­ten sakı­nın ki kur­tu­luşa eresiniz.

Cahi­liye dev­rinde Arap­lar ihramlı bulun­duk­ları zaman evle­rine, arka taraf­tan açtık­ları bir delik­ten girer­ler ve bunu iyi bir dav­ra­nış sayarlardı.Ayet onla­rın bu uygu­la­ma­la­rı­nın anlam­sız oldu­ğunu, ger­çek iyi­li­ğin takva (Allah’a karşı gel­mek­ten sakınma) esasna dayalı dav­ra­nış­lar oldu­ğunu vurguluyor.

( Ayet 190, ) Sizinle sava­şan­lara karşı Allah yolunda siz de sava­şın. Ancak aşırı gitmeyin.

“Aşırı git­me­yin” ifa­de­siyle, mec­bur kal­ma­dıkça savaşa giril­me­mesi, savaş kaçı­nıl­maz hale gelince de savaşta çocuk­lara, kadın­lara, yaş­lı­lara ve savaşla ilgisi olma­yan diğer sivil­lere zarar veril­me­mesi, işken­ce­den sakı­nıl­ması… gibi husus­lar kastedilmektedir.

( Ayet 194, ) Haram ay, haram aya karşılıktır.

Haram ay, saygı duyul­ması gere­ken bir zaman dilimi olduğu için sava­şın yasak olduğu ay demek­tir. Haram aylar, Zil­kade, Zil­hicce, Muhar­rem ve Recep olmak üzere dört­tür. İslâm’da haram ay uygu­la­ması kaldırılmıştır.

( Ayet 194, ) Hür­met­ler (saygı gös­te­ril­mesi gere­ken şey­ler) kısas kura­lına tabi­dir. O halde kim size sal­dı­rırsa, size sal­dır­dığı gibi siz de ona sal­dı­rın, (fakat ileri git­me­yin). Allah’a karşı gel­mek­ten sakı­nın ve bilin ki, Allah ken­dine karşı gel­mek­ten sakı­nan­larla beraberdir.

Bu âyette haram aylarda ken­di­le­rine savaş açıl­ması halinde müs­lü­man­la­rın da bu aylarda muka­be­lede bulu­na­bi­le­cek­leri ifade edil­mekte, ayrıca bu hükmü de içe­recek şekilde genel kısas pren­sibi getirilmektedir.

( Ayet 197, ) Hac (ayları), bili­nen aylardır.

Hac ayları, Şev­val, Zil­kade ve Zil­hicce ayı­nın ilk on günüdür.

( Ayet 198, ) (Hac mev­si­minde tica­ret yapa­rak) Rab­bi­ni­zin lütuf ve kere­mini iste­mekte size bir günah yok­tur. Arafat’tan ayrı­lıp (sel gibi Müzdelife’ye) akın etti­ği­nizde Meş’ar-i Haram’da Allah’ı zikredin

Meş’ar-i Haram, Müzdelife’de bir yer­dir. Müz­de­life vak­fe­si­nin burada yapıl­ması sünnettir.

( Ayet 200. ) Hac iba­de­ti­nizi bitir­di­ği­nizde, artık (cahi­liye döne­minde) ata­la­rı­nızı andı­ğı­nız gibi, hatta ondan da kuv­vetli bir anışla Allah’ı anın. İnsan­lar­dan, “Ey Rab­bi­miz! Bize (vere­ce­ğini) bu dün­yada ver” diyen­ler var­dır. Bun­la­rın ahi­rette bir nasibi yoktur.

Tef­sir kay­nak­la­rında ifade edil­di­ğine göre, İslâm’dan önce müş­rik­ler hac işlem­le­rini tamam­la­dık­tan sonra Müzdelife’de otu­rur, ata­la­rını anar, onlara ve ken­di­le­rine ait başa­rı­larla öğü­nür­lerdi. Bu âyette, müs­lü­man­lara, müş­rik­le­rin bu ade­tine uyma­ma­ları ve Allah’ı çok anma­ları hatırlatılmaktadır.

( Ayet 203. ) Sayılı günlerde

“Sayılı gün­ler”, teş­rik gün­le­ri­dir. Teş­rik gün­leri ise, Zil­hicce ayı­nın, 9,10,11,12 ve 13. günleridir.

( Ayet 217. ) Sana haram ayda savaş­mayı soru­yor­lar. De ki: “O ayda savaş büyük bir günah­tır. Allah’ın yolun­dan alı­koy­mak, onu inkar etmek, Mescid-i Haram’ın ziya­re­tine engel olmak ve hal­kını ora­dan çıkar­mak Allah katında daha büyük günah­tır. Zulüm ve baskı ise adam öldür­mek­ten daha büyük­tür. Onlar, güç yeti­re­bil­se­ler, sizi dini­niz­den dön­dü­rün­ceye kadar sizinle savaş­maya devam eder­ler. Siz­den kim dinin­den döner de kafir ola­rak ölürse öyle­le­rin bütün yapıp ettik­leri dün­yada da, ahi­rette de boşa git­miş­tir. Bun­lar cehen­nem­lik­ler­dir, orada sürekli kalacaklardır.

Hz.Peygamber, Hic­re­tin ikinci yılında, Bedir sava­şın­dan iki ay kadar önce, Kureyş’in duru­munu tes­pit etmek üzere Abdul­lah b.Cahş komu­ta­sında sekiz kişi­lik bir müf­reze görev­len­dir­mişti. Müf­reze, Bat­nı­nahle mev­ki­ine gelince, Kureyş’e ait bir ker­vana sal­dırdı. Bir kişiyi öldü­rüp iki kişiyi de esir ala­rak Medine’ye gel­di­ler. Hz.Peygamber, izni olmak­sı­zın giri­şi­len bu işe çok üzüldü. Ola­yın, Cema­zi­ye­la­hi­rin son günü mü, yoksa haram ay olan Recep’in ilk günü mü olduğu kesin değildi. Yahu­di­ler ve müş­rik­ler, “Muham­med haram ayda sava­şı­yor”, diye pro­pa­gan­daya baş­la­dı­lar. İşte âyet, bu konuyu gün­deme geti­re­rek haram ayda savaş­ma­nın günah oldu­ğunu, ama müş­rik­le­rin bun­dan daha ağır suç­lar işle­ye­rek, insan­ları Allah yolun­dan alı­koy­duk­la­rını, onu inkar ettik­le­rini, Kâ’be’yi ziya­rete engel olup, zulüm ve baskı yap­tık­la­rını onlara hatırlatmaktadır.

( Ayet 219. ) Sana içkiyi ve kumarı sorar­lar. De ki: “Onlarda hem büyük günah, hem de insan­lar için (bazı zahiri) yarar­lar var­dır. Ama günah­ları yarar­la­rın­dan büyük­tür.” Yine sana Allah yolunda ne har­ca­ya­cak­la­rını soru­yor­lar. De ki: “İhti­yaç­tan arta kalanı.” Allah size âyet­leri böyle açık­lı­yor ki düşünesiniz

Bu âyet, içki ile ilgili ola­rak inen ikinci âyet­tir. Bu konuda nazil olan ilk âyet ise Nahl sûresi, 67. âyet­tir. İçki daha sonra Nisâ sûresi, âyet, 43 ve Mâide sûresi, âyet, 90 ile ted­rici ola­rak ve kesin­likle haram kılınmıştır.

( Ayet 222. ) Sana kadın­la­rın ay halini sorar­lar. De ki: “O bir eza­dır (rahat­sız­lık­tır). Ay halinde kadın­lar­dan uzak durun. Temiz­le­nin­ceye kadar onlara yak­laş­ma­yın. Temiz­len­dik­leri vakit, Allah’ın size emret­tiği yer­den onlara yak­la­şın. Şüp­he­siz Allah çok tövbe eden­leri sever, çok temiz­le­nen­leri sever.”

Âyette, kadın­la­rın âdet hal­leri “ezâ” diye nite­len­di­ril­miş­tir. Âdet sıra­sında kadın­lar has­ta­lığa daha çok yakın­dır­lar. O gün­lerde onlara yak­laş­ma­mak gere­kir. Burada söz konusu olan cin­sel ilişkidir.

( Ayet 235, ) (Vefat iddeti bek­le­mekte olan) kadın­lara ken­di­leri ile evlen­mek iste­di­ği­nizi üstü kapalı ola­rak anlat­ma­nızda veya bu iste­ği­nizi içi­nizde sak­la­ma­nızda sizin için bir günah yok­tur. Allah bili­yor ki siz onlara (bunu er geç mut­laka) söy­le­ye­cek­si­niz. Meşru söz­ler söy­le­me­niz dışında sakın onlarla giz­li­den giz­liye buluşma yönünde söz­leş­me­yin. Bek­leme müd­deti bitin­ceye kadar da nikah yap­maya kalkışmayın.

Boşa­nan ya da kocası ölen kadı­nın yeni­den evle­ne­bil­mesi için dinen bek­le­mesi gere­ken süreye “iddet” denir. Kocası ölen kadı­nın iddeti dört ay on gün­dür. Boşa­nan kadın ise üç ay hali bek­ler. Eğer boşa­nan kadın ay hali gör­mü­yorsa iddeti üç aydır. Hamile kadı­nın iddeti de çocu­ğunu dün­yaya getir­me­siyle sona erer.

( Ayet 236. ) Ken­di­le­rine el sür­me­den ya da mehir belir­le­me­den kadın­ları boşar­sa­nız size bir günah yok­tur. (Bu durumda) –eli geniş olan gücüne göre, eli dar olan da gücüne göre olmak üzere– onlara, aklın ve dinin gerek­le­rine uygun ola­rak müt’a verin. Bu iyi­lik yapan­lar üze­rinde bir borçtur.

Müt’a, yarar­lan­dır­mak ve yarar­la­nı­lan şey demek­tir. Terim ola­rak ise mehir belir­len­mek­si­zin kıyı­lan nikah­tan sonra, cin­sel ilişki ve “halvet”te bulun­ma­dan boşa­nan kadına, boşa­yan tara­fın­dan veril­mesi gere­ken, giyim eşyası, mal, ya da bun­la­rın kar­şı­lı­ğı­dır. Müt’anın mik­ta­rını, bununla yükümlü kim­se­nin mali durumu belirler.

( Ayet 238. ) Namaz­lara ve orta namaza devam edin. Allah’a gönül­den boyun eğe­rek namaza durun.

Âyette geçen “orta namaz”ın sabah, öğle ve ikindi namazı olduğu şek­linde çeşitli görüş­ler var­dır. Ancak kuv­vetli görüş, bu nama­zın ikindi namazı olduğu görüşüdür.

( Ayet 248, ) Pey­gam­ber­leri onlara şöyle dedi: “Onun hüküm­dar­lı­ğı­nın ala­meti size o san­dı­ğın gelmesidir.

Riva­yete göre söz konusu san­dık Tevrat’ın içinde bulun­duğu san­dık­tır. İsra­ilo­ğul­la­rı­nın isyanı üze­rine bu san­dık elle­rin­den çıkmıştı.

( Ayet 253. ) İşte pey­gam­ber­ler! Biz onla­rın bir kıs­mını bir kıs­mına üstün kıl­dık. İçle­rin­den, Allah’ın konuş­tuk­ları var­dır. Bir kıs­mı­nın da dere­ce­le­rini yük­selt­miş­tir. Mer­ye­moğlu İsa’ya ise açık delil­ler ver­dik ve onu Ruhu’l-Kudüs (Ceb­rail) ile des­tek­le­dik. Eğer Allah dile­seydi, bun­la­rın arka­sın­dan gelen (millet)ler, ken­di­le­rine apa­çık delil­ler gel­dik­ten sonra, bir­bir­le­rini öldür­mez­lerdi. Fakat ayrı­lığa düş­tü­ler. Onlar­dan ina­nan­lar da vardı, inkar eden­ler de. Yine Allah dile­seydi, bir­bir­le­rini öldür­mez­lerdi. Lakin Allah dile­di­ğini yapar.

Yani Allah yap­mayı irade ve tak­dir etti­ğini mut­laka yapar. Ancak bu irade ve tak­dir, kulun kendi ira­de­sini kul­la­na­cağı yönde ger­çek­le­şir. Bu sebep­ten kul­la­rın hür ira­desi üze­rinde ilahi bir baskı söz konusu değildir.

( Ayet 255, ) Allah ken­di­sin­den başka hiç­bir ilah olma­yan­dır. Diri­dir, kayyumdur.

Kay­yûm, “var­lığı ken­din­den, kendi ken­dine yeterli, yarat­tık­la­rına hakim ve onları koru­yup göze­ten” demektir.

( Ayet 255, ) Onu ne bir uyuk­lama tuta­bi­lir, ne de bir uyku. Gök­ler­deki her şey, yer­deki her şey onun­dur. İzni olmak­sı­zın onun katında şefa­atte bulu­na­cak kimdir?

Şefaat ile ilgili ola­rak bakı­nız: Bakara sûresi, âyet, 48.

( Ayet 255, ) O, kul­la­rın önle­rin­de­ki­leri ve arka­la­rın­da­ki­leri (yap­tık­la­rını ve yapa­cak­la­rını) bilir. Onlar onun ilmin­den, ken­di­si­nin dile­diği kada­rın­dan başka bir şey kav­ra­ya­maz­lar. Onun kür­süsü bütün gök­leri ve yeri kap­la­yıp kuşat­mış­tır. (O, gök­lere, yere, bütün evrene hük­met­mek­te­dir.) Gök­leri ve yeri koru­yup gözet­mek ona güç gel­mez. O, yüce­dir, büyüktür.

Bu âyet, Âyetü’l-Kürsî (kürsü âyeti) diye adlan­dı­rı­lır. “Kürsü”, Allah’ın kud­ret ve aza­meti, onun her şeyi kap­sa­yan ilmi demek­tir. Âyette, Allah Teâlâ kendi zatı­nın çok veciz bir tanı­mını yap­mak­ta­dır. Kitab-ı Mukaddes’te yan­lış ve tah­rif edil­miş bir biçimde anla­tı­lan Allah, burada nasıl ise öyle tarif edil­mek­te­dir. O, yerde, gökte ve ikisi ara­sında olan her şeyin sahibi ve mali­ki­dir. Hiç kimse haki­mi­ye­tinde, oto­ri­te­sinde, mül­künde ve yöne­ti­minde ona ortak değil­dir. Hiç­bir şey ona rakip ve eş ola­maz. O mut­lak ilim ve irade sahi­bi­dir. Ona hiç­bir var­lık güç yeti­re­mez. O bütün evre­nin sahibi, yöne­ti­cisi ve hâkimidir.

( Ayet 256. ) Dinde zor­lama yok­tur. Çünkü doğ­ru­luk sapık­lık­tan iyice ayrıl­mış­tır. O halde kim tâğûtu tanı­ma­yıp Allah’a ina­nırsa, kop­mak bil­me­yen sapa­sağ­lam bir kulpa yapış­mış­tır. Allah, hak­kıyla işi­ten­dir, hak­kıyla bilendir.

Din, inanç esas­la­rını ve buna bağlı ola­rak yaşa­nan hayat tar­zını ifade eder. Buna göre İslâm, iman ve hayat tarzı ola­rak hiç kim­seye zorla kabul etti­ri­le­mez. Tağut söz­lük anla­mıyla sınırı aşan demek­tir. Kur’an’da kul­la­nıl­dığı şek­liyle kelime, “şey­tan”, “nefis”, “put­lar”, “sihir­baz­lar” gibi çeşitli şekil­lerde yorum­lan­mış­tır. Kısaca “Tağut” insan­ları azdı­ran, sap­tı­ran şey­le­rin hep­sini ifade eder.

( Ayet 259. ) Yahut altı üstüne gel­miş (ıpıs­sız duran) bir şehre uğra­yan kim­seyi gör­me­din mi? O, “Allah, burayı ölü­mün­den sonra nasıl diril­tecek (acaba)?” demişti. Bunun üze­rine, Allah onu öldü­rüp yüz­yıl ölü bıraktı, sonra diriltti ve ona sordu: “Ne kadar (ölü) kal­dın?” O, “Bir gün veya bir gün­den daha az kal­dım” diye cevap verdi. Allah şöyle dedi: “Hayır, yüz sene kal­dın. Böyle iken yiye­ce­ğine ve içe­ce­ğine bak, henüz bozul­ma­mış. Bir de eşe­ğine bak! (Böyle yap­ma­mız) seni insan­lara ibret bel­gesi kıl­ma­mız için­dir. (Eşe­ğin) kemikler(in)e de bak, nasıl onları bir araya geti­ri­yor, sonra onlara nasıl et giy­di­ri­yo­ruz?” Ken­di­sine bütün bun­lar apa­çık belli olunca, şöyle dedi: “Şimdi, bili­yo­rum ki; şüp­he­siz Allah’ın gücü her şeye hak­kıyla yeter.”

Bu âyette ölüm­den sonra diri­lişi merak eden kim­se­nin mü’min biri olduğu anla­şı­lı­yor. Bu konuda Üzeyr, Yeremya veya Hıdır isim­leri zik­re­di­lir. Burada vur­gu­la­nan şey, Allah’ın diril­tici kud­re­ti­nin etkin­li­ğini gör­mek, onun ölüm­den sonra diri­lişi mut­laka ger­çek­leş­ti­re­ce­ğine inanmaktır.

( Ayet 266. ) Her­hangi biri­niz ister mi ki, içe­ri­sinde her türlü mey­veye sahip bulun­duğu, için­den ırmak­lar akan, hurma ve üzüm ağaç­la­rın­dan olu­şan bir bah­çesi olsun; hima­yeye muh­taç çocuk­ları var iken ihti­yar­lık gelip ken­di­sine çat­sın; der­ken bağı ateşli (yıl­dı­rımlı) bir kasırga vur­sun da orası yanı­ver­sin? Allah düşü­ne­si­niz diye size âyet­le­rini böyle açıklıyor.

Bu âyette, yap­tık­ları iyi­lik­leri başa kakıp gönül yıkan­la­rın durumu anla­tıl­mak­ta­dır. Yıl­dı­rımlı bir kasırga, göz alıcı bir bağı nasıl yakıp yıkarsa, onla­rın bu tutumu da, öylece yap­tık­ları iyi­lik­leri boşa çıkaracaktır.

( Ayet 268, ) Şey­tan sizi fakir­likle korkutur

Fakir düşe­ce­ği­nizi söy­le­ye­rek, sadaka ver­mek­ten uzak dur­ma­nızı ister.

( Ayet 269, ) Allah hikmeti

Hik­met, neyin doğru neyin yan­lış oldu­ğunu anla­maya yara­yan derin ve yararlı bilgi demek­tir. Hz. Pey­gam­ber yararlı bilgi iste­meyi tav­siye etmiş, biz­zat ken­disi de Allah’tan bu dilekte bulunmuştur.

( Ayet 276. ) Allah, faiz malını mah­ve­der, sada­ka­ları ise artı­rır (bere­ket­len­di­rir). Allah hiç­bir günah­kâr nan­körü sevmez.

Burada “sadakalar”dan mak­sat hem farz olan zekat hem de nafile ola­rak Allah yolunda yapı­lan bağış­lar­dır. Âyet-i kerime, hem sada­ka­la­rın seva­bı­nın kat kat ola­ca­ğını hem de sada­kası veri­len mal­la­rın bere­ket­len­di­ri­lip artı­rı­la­ca­ğını ifade etmektedir.

( Ayet 282, ) Ey iman eden­ler! Belli bir süre için bir­bi­ri­nize borç­lan­dı­ğı­nız zaman bunu yazın. Ara­nızda bir yazıcı ada­letle yaz­sın. Yazıcı, Allah’ın ken­di­sine öğret­tiği şekilde yaz­mak­tan kaçın­ma­sın, (her şeyi olduğu gibi dos­doğru) yaz­sın. Üze­rinde hak olan (borçlu) da yaz­dır­sın ve Rabbi olan Allah’tan kor­kup sakın­sın da borç­tan hiç­bir şeyi eksik etme­sin (hep­sini tam yaz­dır­sın). Eğer borçlu, aklı erme­yen, veya zayıf bir kimse ise, ya da yaz­dı­ra­mı­yorsa, velisi ada­letle yaz­dır­sın. (Bu işleme) şahit­lik­le­rine güven­di­ği­niz iki erkeği; eğer iki erkek olmazsa, bir erkek ve iki kadını şahit tutun. Bu, onlar­dan biri unu­ta­cak olursa, diğe­ri­nin ona hatır­lat­ması için­dir. Şahit­ler çağı­rıl­dık­ları zaman (gel­mek­ten) kaçın­ma­sın­lar. Az olsun, çok olsun, borcu süre­sine kadar yaz­mak­tan usan­ma­yın. Bu, Allah katında ada­lete daha uygun, şahit­lik için daha sağ­lam, şüp­heye düş­me­me­niz için daha elve­riş­li­dir. Yal­nız, ara­nızda hemen alıp ver­di­ği­niz peşin tica­ret olursa, onu yaz­ma­ma­nız­dan ötürü üze­ri­nize bir günah yok­tur. Alış-veriş yap­tı­ğı­nız zaman da şahit tutun. Yazana da, şahide de bir zarar verilmesin.

Âye­tin bu kısmı “Ne yazıcı ne de şahid (ada­let­ten ayrı­la­rak hak sahip­le­rine) zarar ver­me­sin­ler” şek­linde de ter­cüme edilebilir.

( Ayet 282, ) Eğer aksini yapar­sa­nız, bu sizin için günah­kârca bir dav­ra­nış olur. Allah’a karşı gel­mek­ten sakı­nın. Allah size öğre­ti­yor. Allah her şeyi hak­kıyla bilendir.

Bu âyette, borç ve alış veriş işlem­le­rinde anlaş­maz­lık çık­ma­sını önle­yecek, taraf­la­rın hak­sız­lığa uğra­ma­ma­sını sağ­la­ya­cak bel­ge­len­dirme, şahit tutma ve rehin gibi önlem­le­rin alın­ması isten­mek­te­dir. Bu uygu­la­ma­la­rın ne şekilde ger­çek­leş­ti­ri­le­ceği konu­sunda ayrın­tı­lara kadar inil­miş olması konuya veri­len önemi gös­ter­mesi bakı­mın­dan dik­kat çeki­ci­dir. Ancak pren­sip, işle­min sağ­lama alın­ması olmakla bera­ber kar­şı­lıklı güven duy­gu­su­nun da önemli bir unsur olduğu ve bunun kötüye kul­la­nıl­ma­ması gerek­tiği vurgulanmaktadır.

Toplam 36 sayfa, 1. sayfa gösteriliyor.12345...102030...Son »

Web Stats